BAŞYAZI
Eûzü Billâhi Mine’ş-şeytâni’r-racîm
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Kitapçığın kapağında özetini vermeye çalıştığım, Hazret-i
Allâh’ın Kelâm-ı Kadîminde bildirdiği bilcümle peygamberan-ı izam ve resûl-i kirâm
efendilerimize lütfedildiği gibi, âhir zaman nebîsi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.)
Efendimiz’i de cümle Allah elçilerine ihsan eylediği rahmetinin zuhuruna cümlesini vesile kıldı.
Tebliğ eylediği emr-i ilâhîyeyi ve dünya hayatı boyu, biz âciz kullarına örnek olan
yaşantılarında olduğu gibi, ehl-i hâlinde emr-i ilâhîyeye uyumlu kıldığı irşâdına vazifeli
kullarının kıyamete kadar devam eyleyeceğinden şüpheye düşmemek hâli, Hazret-i Allâh’ın lütf-ı
ihsanı olan cümle güzellikler has ve hassu’l-has kullarının îmanının maddeye yansımasından gayrı
bir şey değildir; gafil olunmaya!
Sırat-ı müstakîm cümle peygamber efendilerimizin yaşantısı ve
mekârim-i ahlâkın aslıdır, dışında düşünmeyesin!
Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz buyurdular
ki:
“Peygamber kardeşlerim cümlesi mekârim-i ahlâk üzere geldiler.
Ben tamamlayıcısıyım. “
Biz abd-i âcizlerin anlayacağı Allah
elçilerinin yaşantıları emr-i ilâhîyeye uygun, Hazret-i Allah tarafından
ihsan edilen semâvî kitap-ların mânâsı ve anlamı, zamanlarına göre tanzimi ilâhî emr-i
ilâhînin mutlak tefsiri değil mi?
Kulun îmanındaki samîmiyetinin görünümü, ihtiyârı ile icra
eylediği eserinin maddede zuhuru, ehlinde mevcut îmanın safiyetini veya gayrı samîmiyetinin
gösterisi değil mi?
İbadet ve taatların uygulamalarının gerçeği yansıtan kişinin
samîmiyetine göre kıyamete kadar ind-i ilâhîde geçerli olduğunu beyan eden Hazret-i
Allâh’dır!
Sonraki gelen şerîatın asra uyumlu tertîb ve tanzim-i ilâhîye
intibak edebildiği nisbetinde, inanması kulun sa’y-i gayretinin zuhuru ind-i ilâhîden ihsan
edilen, sâlikin üzerinde görülen kemâlatının tecellisinin meyveleridir!
“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kânun
budur. Bizim kânunlarımızda hiç değişiklik bulamazsın.”
(İsra Sûresi, 77)
Bu âyetin mânâsını iyi anla da, ayrıcalık yapma!
Hazret-i Allâh’ın emirlerine aykırı ayrı,
ayrı yaşantıları mı görülmüş peygamberlerimiz efendilerimizin?!
Günâh-ı kebâir dışındaki yenilik ve güzelliklere,
Allah resüllerinin muhalefet ettiği gösterilebilinir mi? Sümme hâşâ!
Çünkü İslâmiyet, Hazret-i Allâh’ın kullarını
men ettiği küfrün dışında, görünen bilcümle güzelliklerin sırrı, mânâsı ve ismidir!
İslâmiyet, rahmet-i ilâhîyenin yed-i kudretinde olan cümle
kullarına bahşedilen tek dindir!
Günâh-ı kebâirler dışında güzellikler hikmettir; hikmet ise:
“Hikmet, mü’minin kayıp malıdır nerede bulursa alsın”
buyurmadı
mı Peygamberimiz Efendimiz?!
Bilcümle peygamber efendilerimiz Dîn-i İslâm üzre geldiler;
ayrı ayrı din getirmediler… Yaşadığı zamana uygun, Hazret-i Allah katından
ihsan edilen her devirde icap eden içtihadını içeren şerîatı ve tarîk-ı müstakîm üzre
vazifeli kılındılar!
Sana da daha önceki kitabı doğrulamak ve onu
korumak üzere hak olarak kitabı gönderdik. Artık aralarında Allâh’ın indirdiği ile hükmet.
Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. Her birinize bir şerîat ve bir tarik
verdik. Allah dilese idi, sizleri bir tek ümmet yapardı! Fakat size verdiğinde sizi denemek
için böyle yaptı. Öyle ise iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır
artık size üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri o haber verecektir!
(Maide Sûresi, 48)
Dünya ve âhiret izleyeceği, kulun ihtiyacı olan yolu
gösterdiler.
Sonraki gelen şerîatlar, evvel geleni iptal etmedi,
edemez de… Hazret-i Allâh’ın lütf-ı ihsanının zaman zaman gazab-ı ilâhîye tebeddülü
görülmemiştir, görülmeyecektir de! Aksini düşünmek Hâlık-ı Zülcelâl’e noksan sıfat isnad
etmektir. Bu yönlü çarpık düşünceden Rabbıma sığınırım ve sığınalım!
Sonra gelen şerîatları, zamanın içtihadına uyumlu kılmadı mı
Haz-ret-i Allah!?. Kulların zamanlarını, asra uyumlu emr-i ilâhîye uygun yaşamaları için
ihsan edilip, kulun mizacına uygun samimi iradesine bırakılmadı mı?.
“Evvel ihsan edilen şerîatların da Allâh’a ve emr-i ilâhîyeye
uyumlu sadık kullarına duyurulmasında vazifeli kılınan Allâh’ın kulu ve resülleri olan
peygamberine karşı samimi olanlar, Allâh’tan başka ilâh edinmeyenler, müttaki ve ittika
sahibi mü’mindirler”
buyurmadı mı Hazret-i
Allah!?
Her şerîatın müttaki, mü’min, velisi ve Evliyâsı mevcuddur;
kıyamete kadar da bu rahmet-i ilâhîye devam edecektir. Bu yönlü rahmet-i ilâhîyeyi yokmuş
gibi noksan göstermeye kalkışmak, tertîb-i ilâhîye karşı tavır takınmak, kimsenin haddi
değildir ve mânâyı değiştirmeye de kimsenin gücü de yoktur, hakkı da yoktur!
İşte son ilâhî kitap Hazret-i Kur’ân-ı Azîmüşşân’da Maide
Sûresi 51’inci âyet-i celîlede bu hususda Allah bildirisine halen yanlış
mânâ verilerek, ehl-i kitabı rahmet-i ilâhîyeden dışlayarak Hazret-i Kur’ân’a düşman eden,
Ümmet-i Muhammed’i hâkir görmelerine sebeb-i zemin hazırlayan, hakîkat dışı, varlık ve
enaniyet mahsulü yanlış meâl ve tefsirlerde bu türlü mânâ tahrifatını emr-i ilâhî imiş gibi
gösterme cü-retinde beis göremeyenlerin, Allah tarafından ihsan edilen
peygamberlerinin getirdiği şerîatını yaşayan ehl-i kitabı ruhen rencide ettiği gibi ümmet-i
Muhammed’e de ve Hazret-i Kur’ân’a düşman eylediği bir gerçek değil mi!
Hz. Allâh’a inanan ehl-i kitaba ilâhî
bildirinin hilâfına gâvur, kâfir, gayr-i müslim diye hakaretamiz itham ettiğimiz hâlâ
yetmedi mi, el insaf!
Bu âyet-i celîleyi ehl-i mutasavvıfînin anladığı mânâ:
Ey îman edenler! Yahudi ve Hıristiyanların
evliyâlarını evliyâ edinmeyin! Onlar kendilerinin evliyâsıdır. (Sonra gelen şerîatı kabul
ettikten sonra, evvelki şerîattaki evliyâlar senin şerîatından lüt-fedilen Evliyâ değildir.
Sana lütfedilen şerîatını gününe yansıtan ve emr-i ilâhîye uyumlu Evliyâna tâbi ol. Geri
döndüğünüz zaman evvelki şerîata dönüşünle sonra gelen şerîata biatınla ind-i ilâhîyede
nefsine zulüm etmiş olursunuz.) Allah zalımlar toplumuna yol göstermez.”
(Maide Sûresi, 51)
İşte bu abd-i âcizin, anladığım mânâ… İşte Evliyâyı kabul
etmeyip, Evliyânın yerine mânâ ile ilgisi olmayan, “dost” kelâmı ile değişiklik yaparsan
âyetin mânâsını doğru yansıtamadığın gibi, Hazret-i Kur’ân’ın mânâsına ters düştüğünü
bilesin!
Hazret-i Allâh’ın ehl-i kitabı Hazret-i
Kur’ân’da rahmeti ile ihyâ ettiğinin aksini, ne ile izah edeceksin?
Hâlâ, Allâh’a îman eden ehl-i kitaba “gayr-i
müslim”, “kâfir”, “gâvur” demekte ısrar edecek misin? Daha ne kadar çarpık fikir devam
edecek, insaf et!
Âhir zaman ümmetine bahşedilen Şerîat-i Muhammediyye’yi
korumak kasdi ile üstünlük kompleksine kapılıp ne hâle getirdin Dîn-i İslâm’ı?!
Görmezlikten gelerek inkâr edemezsin!
Benî âdemin ilmi, gücü yeterli olmasa da gayr-i ihtiyârî
toplumların güzelliklere doğru akın akın gittiklerini göremiyor musun?
Hazret-i
Allah açık bildirdiği hâlde,
günâh-ı kebâir dışında güzelliklerin
“İslâmiyet”
olduğunu ne zaman anlayacak ve anlatacaksın!
O güzelliklerin yalnız isimlerini telaffuz etmek yetmiyor;
yaşamak lâzım! Şerîatlar ve mezhep, meşrep esasda değil, değişik mizaçlara göre teferruatta
tâbi olduğu imamlarının Kitab ve Sünnete aykırı olmayan içtihatları değil mi?. Dîn-i İslâm’a
ve Şerîat-i Muhammediyye’ye ters düşen icraatları bir an evvel nefsin ve nefis için var olan
ilâhî kaynaktan nasibini alamamış aklın etkisinden kurtarıp Hazret-i
Allâh’ın verâset yolu ile ihsan eylediği emr-i ilâhîlere yönelme zamanı
geldi, hatta geçiyor. Dikkat et! Zamanını geçirme. Zaman cümle kullar için büyük rahmettir!
Zamanı geçirir isek telafisi mümkün olmayabilir. Hazret-i
Kur’ân’ı esas alarak vârisü’n-Nebî, nedim-i ilâhîyi, Allâh’ın bildirdiği
veçhile kabul ederek, ehl-i aşkın ve melâikenin mânevî gıdası olan zikrullahın aleyhinde
bulunmayıp, zikredenlere sıcak bakmayı bilerek, ehlinin denetimi altında, mânâ
sahtekârlarına Dîn-i İslâm’ı, Şerîat-i Muhammediyye’yi tahrif ettirmeden, hurafesiz,
bid’atsız yaşamaya, ne zaman sırat-ı müstakîm yolunu göstereceksin. “Lâ ilâhe
illallah” diyen her kula “müslüman” diyebilmek ve kardeş kardeş yaşayabilmek…
Allâh’ın elçilerini birini diğerinden üstün görmeyip hurafeden gayrı izahı
olamayan gülünç iddialara kalkışarak, hemcinsine karşı düşmanlığı artırmanın zararlarını,
dün taşımış gibi görünsek de, bugün hiç taşıyamıyoruz ve ağırlığını kaldıramıyoruz. Yetsin
artık!
“Şerîat-i Muhammediyye’ye tâbi oluyorum” kıvancı ve safiyeti
ile bizi örnek alıp izleyen toplumları da “akılcı din” felsefesine itekledik; nefsî
hazlarının esiri, beş duyudan öteye gidemeyen, hakîkat yok-sunları kıldık. En son lütfu
ilâhî olan şerîat-i garrâyı mânâdan soyutladık. Yaşamak için, dünya ilmini tahsil eden
ezel-i ervâh yoksunlarını da rahmet-i ilâhîyeden nasibli kılacakken, daima gazab-ı ilâhîyi
göstere göstere şerîat-i garrâyı yaşantılarından çıkarmalarına sebep olduk. Kıyamete kadar
beşerin mânevî yaşantısına cevap verecek rahmet-i ilâhîyenin en son rahmet vesilesi, âhir
zaman peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz’den biz âcizlere bahşedilen,
“şerîat” ismiyle lütfedilen şer’î şerîfi
“arısı kaybolmuş kovan”
misali, mânâsız, boş bıraktık. İnanıyorum ki, zatını da tatmin etmeyen, itminan-i
kalbden yoksun bu görüntü sizleri de rahatsız ediyor!
Kasdin İslâm’a hizmet ise, şüphem yok, lütfen bu teraziyi
kullan!
O zaman Allah aşkının yabancısı olamazsın!
“Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, onlar bu
delillerden yüzlerini çevirip geçerler.”
(Yusuf Sûresi, 105),
“Onların çoğu ancak ortak koşarak Allâh’a îman
ederler!”
(Yusuf Sûresi, 106),
buyuruyor Hazret-i Allah (c.c.). Kadrini
bil! Âdemlikten terakki ederek, insan olmaya namzetsin. Müsait yaratıldın. Başka yaratığa
verilmeyen, rahmet-i ilâhî olan imkân ve meziyet bilâ-istisna benî âdeme verildi. Dikkat et.
Ömür sermayeni boşa harcama. “Hayvaniyet” sıfatı ile huzur-u ilâhîye gitme. Cennet-i âlâ
hergele meydanı değil!
Âdemlikten insanlığa dönüşen kâmil insanların yurdu olduğunu
hatırdan çıkarma!
Cümle peygamber efendilerimizi istisnai yarattı Hazret-i
Allah, günâh işlemeyecek durumda. Cümlesi masumdurlar. Buna rağmen bizler
gibi beşerdirler. Peygamber efendilerimiz ilâh değillerdir! Allâh’ın
elçileridirler. Onlar da Allâh’ın kuludur.
Son peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.t.a.v.):
“Ben de sizler gibi beşerim; yanılabilir, unutabilirim!”
buyurmadılar mı?!
Sarih ve açık görünen ve ehlinin yaşantısında lütfedilen
rahmet-i ilâhîyenin bariz zuhuru ve tecellisisini Rabbının lütf-ı nisbetinde benî âdemin
müşâhedesi ile rahmeti ve merhamet-i ilâhînin ehlinde zuhurunu görmemezlikten gelerek,
metafiziğin zuhuratının inkârına nasıl cüret edebiliyorsun?
Nefsî haz ve akıldan ötede yol aramaya ihtiyaç duymayan,
emr-i ilâhîleri Hazret-i Allâh’ın beyanına, Resûl’ünün tebliğine uymayan,
âciz beşer ölçülerini rahmet-i ilâhîlerin üzerinde gösterme gafletine kapılanlar, nefsî
duygu ve aklın ötesinde zuhur eden gerçeklere gözle-rini kapayanlar, maddeden ötedeki mânâ
yolunu görememelerinden, göremeyince de samimi yaşamaları mümkün olmayan Hazret-i
Allâh’ın elçisi vasıtası ile tebliğ buyurduğu maddî ve mânevî hayrımıza
sunulan rahmet-i ilâhîyi mânâya kör bakanların çarpık fikirlerinin mahsulü, bizden evvelki
kavimlerin düştüğü hataya bizler de cehlimizden düştük!
Nefsin hazzından öteye yol kabul etmeyen, aklın ötesinde
zuhuru görülen mânevî yolun garibi, beş duyunun mahkûmu, emr-i ilâhîyeye ve hayat-ı
peygamberiyeye ters düşen yollara sapanların önündeki uçurumu görmesi mümkün değil! Hazret-i
Allah normal görüşü âdem-likten insan olmayı başarmış mü’min ve müttaki
kullarına lütfetmiştir.
Bu lütf-ı ilâhî bir topluma değil, cümle kullarına ihsan
edilmiştir! Âdem safiyyullah’tan kıyamete kadar gelmiş, geçmiş, gelecek olanların cümlesi
Hazret-i
Allâh’ı bir bilip, peygamberinin getirdiği şerîatına tâbi olan
bahtiyarlar ehl-i îmandır, mü’mindir. Yalnız
Allâh’ı biliyor, îmanla
şerefyab olmadı ise kul ölçüsüne göre müslümandır. Hazret-i
Allâh’ın
bildirisi budur. İşte Hazret-i Kur’ân’daki tefsire muhtaç olmayan âyet-i celîle:
“Bedevîler dediler ki: “Îman ettik.” Deki: “Siz îman
etmediniz, amma “müslüman olduk” deyin. Îman henüz kalblerinize yerleşmedi. Şâyet
Allâh’a ve peygamberine itaat ederseniz amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak
ki Allah çok esirgeyen çok bağışlayandır.”
(Hucurat Sûresi, 14)
Hazret-i Allâh’a Dîn-i İslâm’ı öğretmeye
kalkacak kadar, hakîkat gafiline yaraşan bir fanatizmin peşinde koşan, “ideolojik İslâm”
savu-nucularının artık akıllarını iyi kullanmaları gereklidir!
Zaman duygusallık ve akılsızlık değil; sabır ve
idrak za-manıdır!
“Bana yönelenlerin yoluna uy.”
(Lokman Sûresi, 15)
Maalesef çoklarımız uyamadık! Hazret-i
Allâh’a olan inancımızı zayıflattık. Allâh’ın kulu, beşer
olan Allah elçilerini ilâhlaştırıp, tarih boyu yarıştıra geldik ve hâlâ
ilâhlaştırmakta yarışı bırakmadık. Samîmiyetle gerçeğe îman edip, ehl-i hakîkatı, yaşamaya
özen gösteren hâl ehlini, ehl-i zikri dışladık.
Ehl-i hakîkatın gayesi, muradı ileri gitmekti. Amma biz
onları ge-ricilikle itham ettik ve hakîkatten dışarı mânevî ideallerini çürütmeye çalıştık.
Mânevîyatı istismar için pusuda bekliyen çıkarcılara meydanı boş bıraktık. O ilim ve
irfanîyet yoksunlarını bilgisizce alkışladık. Bilmeden, gafletle, ekmeklerine tereyağı
sürdük!
İslâmiyet doktrindir. “Hazret-i Allah vardır” diyen
müslü-mandır!
Kureyşi lisânına göre Lâ ilâhe illallah’dır.
Yukarıda belirttiğim Hucurat Sûresi 14’üncü âyetten daha
açık, bu gerçeğe karşı âyet mi arıyorsun?! El-insaf!
“Allah uğrunda ona yaraşacak
şekilde cihat edin. Sizi o seçti. Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi. Babanız
İbrahim’in dîninde (olduğu gibi) peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit
olmanız için o gerek bundan önce(ki kitaplarda), gerekse (Kur’ân’da) size “müslümanlar”
adını verdi! Öyle ise namazı kılın, zekâtı verin ve Allâh’ın ipine sarılın. Ne güzel
mevladır O ve ne güzel vekildir.”
(Hac Sûresi, 78)
“İslâm’ın Beş Şartı” Diye Emr-i İlâhî Yoktur!
Böyle bir emr-i ilâhî var mı? Bulamadın. Bulamazsın. İnsaf et
de,
“ibadet ve taata teşvik ediyorum”
nefsinin zevki ve zannı
ile Hz.
Allâh’ın ittika sahibi, müttaki, mü’min kullarına samimi
inançlarından, ihsan eylediği mükâfat-ı ilâhîyeyi, seni dinleyen kulun âczini fırsat
bilerek, îmanın kemâlatının ödülü olan, ehline malûm ibadet ve taatın mânevî kazancının
hazzını ve değerini hiçe sayarak, gerçeklerden habersiz, rahmet-i ilâhîyyeden habersiz, Hz.
Allâh’ın varlığından, varlığı ile zuhur eden güzelliklerden yeterli
malûmatı olmayan, yalnızca
Allâh’ın varlığını kabul etmiş, ilâhî bildiriye
göre kul ölçüsü “Müslüman” olduğu ind-i ilâhîde kabul edilen kul!
Îman yönünde henüz yeterli bilgiye sahip olamayan benî âdemin
samîmiyetle icra eylediği icraatının sonsuz rahmet deryasına girmesine vesile olduğu gibi
müttaki kullarına emr-i ilâhîdir de; namaz, ramazan orucu, hac etmek emr-i ilâhîye göre
zekâtı vermenin kulun kulluk borcu, tertîb-i ilâhîye, ictihâdî zamana uyumlu yaşayan ittika
sahibi kulların îman, samîmiyet ve ihlaslarının İslâm’ın şartı değil, Hz.
Allâh’ın kuluna ihsan eylediği mü’min kuluna elzem rahmet meyvele-ridir!
Nefsi ölçüler ile ölçülemeyen mânâ, müttaki kullarına ihsan
edilen emr-i ilâhîleri ayrı ayrı her birisinin rahmet deryasından sadık kul na-sibini almak
için vesile giriş kapıları olarak ihsan edildiğini nereden bilecek!?..
Mânâ yoksunu bilge(!) kişinin teşvik zannı ile
saptırdığı rahmet suyunu mecrasının varacağı yeri bilen var mı?
Yeryüzünde, Hazret-i Allâh’a inanan
kullarını âhir zaman ümmeti ve dolayısı ile Hazret-i Muhammed’e düşman eylemedik mi?
Gene “teşvik ediyorum” yersiz zevkin hazzı ile âhir zaman
ümme-ti Ümmet-i Muhammed’i diğer ümmetlere düşman eylemedik mi?!
“İlim” diye verdiğin, şartlara uymayanlara yukarıda da
belirttiğim gibi “gâvur, kâfir, gayr-i müslim” diye diye geldik bugüne!
Emr-i ilâhîye ve zamanın icap eden ahvaline uyum
sağlayamayan, emr-i ilâhîye de ters düşen bu tabloyu gücün varsa hemen düzelt! Zira huzur-u
ilâhîde Hz. Allâh’a hesap veremeyeceğin gibi kullarından da kaçacak yer
bulamayacaksın!
Bugün hâlâ bu asra uymayan ilminin üzerinde ısrar
ediyor isen işin Allâh’a kalmış!
Lütfen, merhamet et hemcinsine, dolayısı ile nefsine! Şahit
mi ge-rekli? Kâfir icadı diye evine koymadığın televizyon ve gazete günlük yayınlara kafanın
içini ve dışını iyi çevir de bak: Haklı olduğun mela-nette yok değil; kaçma, onsuz dünya
bulamazsın, şeytanını Müslüman etmeye çalış!
Peygamberimiz Efendimiz’e sordular: “Senin de
şeytanın var mı, ya Resûllullah? Buyurdular ki: Benim de şeytanım var, ama ben şeytanımı
müslüman ettim.”
Şeytan Müslüman olamayacağına binâen, sen bu rumuzu iyi anla
da ihtiyârının dışında zuhur eden şerleri ihsan edilen ihtiyârınla hayra tebdil etmeye
çalış!
Kurtuluş kaçmakta değil! Kişinin zararına olan zuhuratı
güzelleş-tirerek hayra vesile kıl!
Teknolojisiz, fiziki zuhuratsız yeryüzü sakın düşünmeyesin.
Tertîb-i ilâhî olan düzene günâh-ı kebâire dışında güzelliklere uyum sağlamaya çalış. Aksine
kalkışır isen şu koca dünyada barınacak yer de bulamazsın!
Dünyada kulun yaşantısı ne hâle geldi, şahide ve izaha gerek
var mı?!
Çarpık düşüncelerin ve geçersiz icraatında ısrar etme.
Hemcinsine acımıyor isen nefsine insaf et!
Hz. Ku’ran-ı Azimü’ş-Şan’ı lütfen anlayarak
oku!
Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan o kitap
müttakiler için bir hidâyet kaynağı ve yol göstericidir.”
(Bakara Sûresi, 2)
“Müttakiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar
kendilerine verdi-ğimiz mallardan muhtaçlara yardım ederler.”
(Bakara Sûresi, 3)
“Yine onlar sana indirilenlere ve senden önce
indirilen kitap ve peygamberlere ve âhiret gününe îman ederler.”
(Bakara Sûresi, 4)
“Onlar Rabbilerinden bir hidâyet üzeredirler ve
kurtuluşa ermişler ancak onlardır.”
(Bakara Sûresi, 5)
İşte Hazret-i Kur’ân’ın baş sahifesinde Cenab-ı Hakk’ın
buyruğu-nun anlamını, belki bildiği hâlde, ben biliyorum taşkınlığının hazzı olsa gerek,
teşvik kasdı ile îman kalbine yerleşmemiş; yalnız, İslâm’ı kabul etmiş kişiye “İslâm’ın
şartı” diye, ittika sahibi, müttaki kullarının emr-i ilâhîye uygun ibadet ve taatlarını,
henüz Allâh’ın varlığını yeni kabul etmiş âdeme, Hazret-i
Allâh’ın emrine sadakatle uymasını, îmanın şartlarını, hele kelime-i
şahadet ki îmanın zirvesini nasıl yakıştırıp henüz îman kalbine yerleşmedi buyurulan benî
âdemi îmanın zirvesi ile yükümlü kılıyorsun?
İşte senin İslâm’a uygun göremediğin Hazret-i
Allâh’ın Müslüman buyurduğu toplumların tepkisini milletce kaldıramaz hâle
geldik. Lütfen bundan sonra dikkat edelim olmaz mı?
“Bedevîler: inandık, dediler. De ki: siz îman
etmediniz, amma islâm olduk, deyin. Henüz îman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allâh’a ve
elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok
bağışlayan, çok esirgeyendir.”
(Hucurat Sûresi, 14)
Hazret-i Allâh’ın bildirdiği âhir zaman
Peygamberi Hz. Muham-med Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz’in tebliğ eylediği gibi İslâm’ı izah
edelim lütfen!
Sakın ha! Bu yazdığım gerçeklerden vatan kurtaran
kahramanları taan ediyor zannetme. Maalesef, bu yönlü düşüncelere yersiz ilmin, çarpık
tedrisatınla bu yönlü yanlışlığa sen çok müsaitsin! O acıyı, mil-letçe perişan olduğumuz
günleri yaşamadın ise yaşıyanlara sor ve öğ-ren. Gene tatmin olmadınsa o günleri anlayarak
araştır ve oku. Varsa, elini vicdanına koy, insafla düşün!
“Seher zevkin ne bilsin, püstecani müsteri
kalpler,
Füyüzat-ı sabahı hastayı hicran olandan sor!”
Sabahın feyzini nereden bilecek güneşin doğuşunu dahi
hayatında göremeyenler? Iztırapla gecesini geçiren sabahın fecri ile ferahlık bulan, hicran
çeken hastadan sor sabahın feyzini!
Hazret-i Allah bu vatanın kurtuluşunda emeği
geçenlerden razı olsun! Âhirete irtihâl edenlerin makamlarını cennet eylesin âmin!
Hazret-i Allâh’ın, vatanın kurtulması,
hurafe ve bid’atların Dîn-i İslâm’a tasallutunun temizlenmesi, çok geri kalmış milletimizi
muâsır milletler seviyesine çıkarması için vazifelenmiş, gaye sahiblerini tanı. Her sahada
ilerlemiş milletlere bugün “biz de varız” diyebiliyor isek o kahramanların eserleri olduğunu
gör ve bil. Nankör olma!
>er ne kılmışsa adâlettir, Cenâb-ı Kibriyâ;
Her kazâya, her belâya kıl rızâ, Allah kerîm.
Mustafa Kemal Atatürk’e “kâfirdi” demekle gayretullaha
dokun-duğunun farkında mısın?! Değil isen bir gün gelir Rabbımın lütfu ile hayrını şerrini
bilirsin, inşallah.
Vatanın kahraman evladı. İlâhî vazifeli. Büyük insan…
Allâh’ını bilen, gerçek müslümandı.
Islaha vazifeli idi; şahidim.
Senin bu tavrını fazla garipseyemiyorum. Çünkü sen dünyadaki
bütün Allâh’a inanan insanlara çarpık bilginle “gayr-i müslim, kâfir,
gâvur” dedin. Hâlâ diyorsun. Neye istinaden söylüyorsun? Ölçün ilâhî değil… Bilgisiz
nefsinin eseri!
Hucurat Sûresi ondördüncü âyetindeki Allah
bildirisine ters düşüyorsun. Bunları anlatmaya çalışacağım. Dinle!
Hazret-i Kur’ân’a hayran, Peygamber Efendimiz’in tebliğ
ettiği emr-i ilâhîlere hürmetkârdı Mustafa Kemal Atatürk. Yeri geldikce muteber kaynaklardan
aktarmaya çalışacağım.
Cümle kullarını rahmeti ile yaratan, rahmeti ile ihyâ olmanın
sebeplerini nâ-mütenahi halkedip, kullarının îmanlarının rahmeti ile bezediği, dışta
görülen, samimi zuhuru ile başta benî âdem ve cümle yaratılanlara merhamet, kardeşlik,
hoşgörü Hazret-i Allâh’a yakınlığı mü’min kulunun dünya hayatında bariz
görürsün.
Görülüyor ise, Yaratıcını düşünebiliyor ve hissedebiliyor
isen, kânun-u ilâhîyeye göre
“müslümansın! Mü’min ve müttaki ve
insan olmaya namzetsin”
“Lâ ilâhe illallah”
diyen kişi
hiç bir şarta tâbi olmadan emr-i ilâhîyeye göre
“müslümandır”
kardeşindir!
Hazret-i Allah’ın bildirisi, Peygamberimiz
Efendimiz’in tebliği budur! Lütfen, bu gerçeği öğren. Bilemiyorsan bir bilenden sor!
1) İslâmiyet doktrindir. Cümle peygamber
efendilerimiz İslâmi-yet üzere geldiler, din değil şerîat getirdiler, lügat mânâsı bir olan,
eşi, şerîki, nazîri olmayan Allâh’ın irâdesine bağlanmaktır.
İslâmiyetin kelime olarak ifadesi “Lâ ilâhe
illallah “tır. Yani, “Allâh’tan başka ilâh yoktur, illâ,
Allah vardır” diyen kişi, beşerin başka ölçüsü yok Allâh’a inanan kul
müslümandır!
Anlamını yaşıyorsa, ölçü Allâh’a mahsus olup, mü’mindir.
“Size din olarak İslâm’ı seçtim, dîninizi tamamladım” tebliği umûmîdir. Cümle peygamber
efendilerimizin getirdiği şerîatlerinin anlamını kap-sar; mânâ itibarı ile kelâm
İslâmiyet’tir!
Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye,
din olarak Nuh’a tavsiye ettiğimizi, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya
tavsiye ettiğimizi, sizin için hukuk düzeni yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam
Allâh’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini
kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.”
(Şûrâ Sûresi, 13)
2) Sonra gelen semâvî din, evvel gelen dîni iptal
etmez. Edemez de! Semâvî din bir tânedir. Şerîatler kulların tekâmülüne göre
ihsan edilmiştir. Gerçek budur!
Hazret-i
Allâh’ın, Kur’ân-ı Azîmüşşân’daki
beyânı budur. Bunun dışındaki düşünceler îmanla bağdaşmadığı gibi, toplumlar arası
düş-manlıktan başka bir şey getiremez; örneğin getirmedi de! Toplumlar arası dinde düşmanlık
bu çarpık bilgiden gelmiştir. Çarpık bilginin Hıristiyan âlemini engizisyona sürükleyen ve
haçlı seferlerinin çıkmasına sebep olan, sonraki gelen
Allah elçilerini
kabul edememek-ten doğmuştur! Hakîkatlerin zâhirde görüldüğü şer’î hükümler, insanların
kemâlâtına göre tanzim edilmiştir.
Allâh’ın elçileri vâsıtasıyla tebliğ
edile gelmiştir. Elçiliklerinde ayrılık yoktur. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da:
“Evvelki gelenleri tasdik, sonraki gelecekleri de
müjdeleyici olarak gönderdik”
buyurdu, Hazret-i
Allah!
Öyle ise toplumlar arası bu düşmanlık ve ayrılık niye?
3)
Nûr-ı Muhammedî
; Âdem safiyullah’tan, kıyamete kadar geçerli
olan, Allâh’ın elçileri vasıtası ile cümle Allah kullarına bahşedilen rahmet-i ilâhînin
ismidir.
“Lev-lâke lev-lâk, le-mâ-hâlâktü’l-eflâk”
(Sen olmasa idin, Habîbim, eflâkı yaratmazdım)
hitâbı tek
şâhısa değil umumidir. Yaratılışın sırrı
Nûr-ı Muhammedî
olup,
peygamber efendilemizde zuhur ettiği gibi, vârislerinde, evliyâullahda, velîlerde ve
mü’minlerde zuhur eden rahmet-i ilâhînin özel ismidir. İsm-i mef’ul olup, övülmeye lâyık
birçok güzel hasletlere sahip olan ism-i hastır.
“Nûr-ı Muhammedî”
kıyamete kadar
da devam edecektir. Aksini düşünmek
Allâh’ın adâletine ters düştüğü gibi,
peygamber efendile-rimizin ümmetleri arasında yakınlığa halel getirildiğini telafisi mümkün
olmayan düşmanlığa dönüştüğünü emr-i ilâhîyeye uygun gözle bakar isek görmemiz mümkün!
Bu rahmet-i ilâhînin âhir zaman nebîsi Peygamberimiz
Efendi-miz’de zuhuru görüldüğü gibi, bilcümle peygamber efendilerimizde de zuhuru görülen
rahmet-i ilâhîyenin mevcudiyeti de Nuru Muham-medi’dir! Kıyamete kadar devam edecektir
inşallah! Hiç şüphe olun-maya. Rahmet-i ilâhî mevzi değil, küllîdir. Her kulunu ihata
etmiştir. Adil-i mutlak yalnız Hazret-i Allâh’dır...
4)
“Lâ ilâhe illallah”
(Allâh’tan başka ilâh yoktur, illâ, Allah vardır)
diyen kişi hangi
lisânen olursa olsun, aynı mânâyı söylüyorsa beşer olarak emr-i ilâhîye göre senin âciz
ölçünle değil o kula “Müslümansın” demekle yükümlüsün başka ölçün yok, kardeşimizdir.
“kanı, katli haramdır” buyurdu Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz.
Ve yine şöyle buyurdu: “Gaza meydanlarında ‘Lâ ilâhe
illallah’ deyinceye kadar mütecavizlerle cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu
söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allâh’a
âittir.”
Bu gerçekler böyle anlatılmadıkça, Allâh’a
inanan insanların, hemcinsine karşı husumetleri devam ettiği gibi, yanlış din bilgilerinin
neticesi düşmanlığa dönüşecektir. Şüphen olmasın. Tarih boyu böyle olmadı mı? Hakîkate
dönelim. Esasları tahrif ederek bir yere vara-mayız! Îmanın altı şartı olan âmentü’nün de
anlamı ile telaffuzu ilân edilmiştir.
Cemaatler tarafından Hazret-i Allâh’ın
bildirisine uyulmasa da, gerçek budur; sebep ne olur ise olsun. İslâm’a girişle ilgisi
olmayan beş şartın, anlamı yeteri kadar izah edilemedi ise zamana göre emr-i ilâhînin
gerçeğini müdrik ve uygun düşünen toplumları Hazret-i Allâh’ın emrine
muhalefet ettiği gibi, inananlar arasında da ayrılığa sebep olmakla yetinmediği gibi, Ehl-i
Kitâb nefsinin, sesinin mahkûmu olarak toplumlar âhir zaman ümmetini hatta ümmet-i
Muhammed’in bilgisizce hakîkat dışı horlanmasına, dışlanmasına sebep olunmuştur!
Nasıl mı? Hâlâ demiyor muyuz, “namaz kılmıyor ise, oruç
tutmu-yor, hacca gitmemiş ise, şahadet getirmiyor ise kâfir, gâvur, gayr-i müslim!”
Hz. Allâh’ın Kur’ân-ı Azîmüşşân’daki
bildirilerini dinle:
“İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: Allah
yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havariler: biz Allah yolunun
yardımcılarıyız. Allâh’a inandık. Şahit ol ki bizler müslümanlarız, cevabını
verdiler!”
(Al-i İmran Sûresi, 52)
“İbrahim ne yahudi, ne de hırıstiyan idi.
Fakat o, Allâh’ı bir tanıyan, dosdoğru bir müslüman idi! Müşriklerden de
değildi.”
(Al-i İmran Sûresi, 67)
İyi anla ki İslâmiyet hiç bir toplumun ve herhangi bir
ümmetin te-kelinde değildir umuma şamildir Hz.
Allah’a inanan herkes
müslümandır. Peygamber Efendimiz’in de bildirisi aynı değil mi:
“Atam İbrahim’in dîni üzere geldim”
buyurmadı mı?
Ümmetler arasındaki ayrılık ve yakınlarımızda görülegelen din
yaşantısında biri diğerine karşı ilim ve fikir zıddiyetleri bu aksaklıktan geliyor. Amma
İslâm olmak için gerekmiyen beş şart yerinde izah edilmediğinden dışta ve içte kullar
arasında ister istemez düşmanlık ve husumete sebep olunmuştur!
Savm, salat, hac, zekât, kelime-i şahadet Hazret-i
Allâh’ın mü’min kullarına, müttaki ve derviş kullarına lütfeylediği emr-i
ilâhîdir.
Gerçek vazifeli mutasavvıfîn, bu yeri ters gösterilen
rahmet-i ilâhîyelerin icraatını kabul etmiyor ise, o kişinin biatı alınamaz emr-i ilâhî bu
veçhiledir. Îmanlı kullarına bahşettiği en büyük rahmet-i ilâhîyedir. îmanın küll olarak
üzerinde ibadet ve taat emr-i ilâhîye uy-gun, maddesinde ve mânâsında, ömür boyu hayatında,
illâ icraatında müşâhede edilmesi mümkündür!
“Ey peygamber! İnanmış kadınlar, Allâh’a
hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öl-dürmemek,
elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getir-memek, iyi iş işlemekte sana karşı
gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için
Allâh’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir!”
(Mümtehine Sûresi, 12
Allâhu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri
kullarını affetmek için bahaneler halketmiştir.
HİTAP
Eûzü Billâhi Mine’ş-şeytâni’r-racîm
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“De ki: Ey kendi
nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü
Allah bütün günâh-ları bağışlar. Şüphesiz ki; O, çok bağışlayan, çok
esirgeyendir.”
(Zümer Sûresi, 53)
Allâh’ın rahmetine en büyük vesile dünyadır.
“Biz semaya ve arza nice nice âyetler indirdik” hükm-i
ilâhîsini iyi anla, okumaya çalış. Yoksa enaniyet ve bencillikten kurtulamadığın gibi
kardeşlik, hoşgörü kelime oyunlarından öteye götüremezsin, hakîkatte de gülünç olursun!
Hazret-i Kur’ân da bunu ihtivâ ediyor. Gerek semada ve
arzdaki, gerekse yaşantımızdaki âyetleri görüp okuyabilen, istisnai kullarda
Allâh’ın rahmet sıfatının zuhûru zamanımızda azda olsa müşâhede edilir!
Onun merhameti ve rahmet-i ilâhîsi dışında güzellik, hoşgörü,
ilâhî sevgi, hüsnü ahlâk ve kardeşliği görmek mümkün değildir! Görülse de fer’idir, uzun
sürmez.
Mânevîyattan ilâhî nasip alamayanların çok geçmeden her
hâlinde hayvani tıynetinin sabit kaldığı görülür!
Avam o hâlini gizliyorum zanneder, toplumları yanıltır. Amma,
mânâ ehlinden gizleyemez. Çünkü dünya hayatında
“Settârü’l-uyûb” ayıplar örtüsü kaldırılmış.
Takke düştü keli göründü! Hazret-i Peygamber’in mü’min,
mütta-ki, ittika sahiblerinden övgü ile “Onlar
Allâh’ın nuru ile bakar” uyarısı-nı unutma.
Bil ki, rahmet-i ilâhînin zuhuratının zevkini alarak yaşayan
kişi, Hazret-i Allâh’ı bildiğini lisânen söyleyen
kimseye “gayr-i müslim, ‘kâfir, gâvur” diyemez. İnsanlığa yaraşmayan bir durum gördüğü
za-man ilmî nispetinde kulları uyarır.
Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
“Hemcinsine ve topluma zarar
verecek bir hâl gördüğünde, onu izale için elinle müdahale et!
Elinle yapamıyorsan dilinle
müdahale et!
Onu da yapamıyorsan kalbinle
buğzet!
Sakın dördüncüden
olmayasın!”
Dördüncü “nemelazımcılık”tır. Nemelâzımcılarda âmentü¬nün 6
şartını mânâ olarak bulamazsın. Telaffuzu varsa dahi fer’idir; mânâsı dıştan içe hulul
edemez!
Allâh’ın kânunları günâh-ı kebâire dışında
hiçbir zaman medeniye-te, teknolojiye, hele insan haklarına karşı değildir! Çünkü en güzel
şey-ler Allâh’ın lütfu ihsanı, rahmetinin özüdür.
Tertîb ve tanzimi için kullarını yükümlü kılmış ve bu yönlü
kulunu güzelim icraata muktedir yaratmış. Herşeyi halkeden Allâhu
Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’dir. Hâlık Hazret-i Allâh’tır
(c.c.).
“EVLİY” MÂNÂSINI TAHRİF
Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın mânâsını bilerek, velev ki bilemeyerek
bazı âyetlerinin madde ve mânâsının tahrif edildiği bir gerçeğini daha be-lirtmek isteğinin
sıkletini taşıyorum!
Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın çok yerlerinde vârisü’n-Nebî, nedim-i
ilâhî olan kuluna Hz. Allah c.c. “Evliyâ” ismini verdiği
hâlde, benzeri ve ilâhî bir anlamı olmayan, her sıfata lâyık görülüp, yakınlık mânâsında
hayvanlar için de kullanılan “dost “kelâmını Hazret-i Allâh’ın ezel-i
ervâhta tertîbi ve tanzimi olan evliyâsının yerine nasıl lâyık gördün?
Allâh’ın, o kişi dostu da, diğer cümle
kulları Hazret-i Allâh’ın düşmanları mı?
Bilerek yapmadınsa Allah affetsin. Şunu
bilesin ki: tanzim ve tertîb-i ilâhîye sebep olduğun tahrifatın hesabı sorulmaz mı
zannedi-yorsun?!
Hazret-i Allah Kur’ân-ı Azîmüşşân’da bu
gerçeği bildirmedi mi:
“Dikkat et! Evliyâma korku
yoktur; onlar üzülmiyecektir de. Onlar îman edip, takvâya erenlerdir.”
(Yûnus Sûresi, 62-63)
Kudsi hadis-i şerîfte buyurdu ki: “Evliyâma eza edene harp ilân ederim.”
Hazret-i Allâh’ın harbi nasıl olur? Ben
bilemiyorum. Sen biliyorsan söyle!
Gazab-ı ilâhîyeden tek sığınma mercimiz Rabbıma sığınırız!
Peygamber efendilerimiz vazifelerini bitirip âhirete
yürüdükleri zaman yerine vekil verilmeyip mânânın yani ihsan edilen şerîatın sahibsiz
kaldığını mı anlatmak istiyorsun beşer bu noksanlığı yapmaz.
Hz. Allah bu noksanlığı bilemedi mi demek
istiyorsun?
İyi anladığın gibi kulağına küpe yap da bu gerçeği
bilemediğin mânevî vazifesinin sıkletini taşıyan bu abd-i âcizden dinle!
Hz. Allah hiçbir zaman yeryüzünü rahmet-i
ilâhî olan kulun hayrı-na halkettiği rahmetin geri çekildiği görülmemiştir.
Peygamber Efendimiz bu gerçeği ümmetine şöyle bildirdiler:
“Kıyamet kopmadıkça tövbe
kapısı kapanmayacaktır!”
Senin gücün yeter mi Hz. Allâh’ın bu
rahmetini âlemden kaldır-maya? Öyle ise haddini bil!
ÖNSÖZ
Yazar değilim; kelime hataları, harf hataları, yazı usûlü
diye eleştiri yapmaya kalkışma; mânâya dikkat et. Maksadım tarîkat propagandası ya da yanlış
gidenleri eleştirmek değil. Hakîkata karşı uyuyanları uyarabilir isem iki taraf için ne
mutlu!
“Hakk’ın rızkından
yeyin” âyet-i kerimesini “ekmek” anladık. Gördüm ki, bu rızık hikmet ve
marifetmiş. Tertîb-i tanzîm-i ilâhîyi arzu ederek, samimi yaşamakla takdîr-i ilâhîyenin
lâyık gördüğü kadar nasîbini alırsın.
Bu hususta aklı ölçü yapma. Akılla fazla alış verişe girme,
yani aklı tatmin etmek onun dâvâsı değildir.
Senelerdir sohbetlerim devam eder. Teyp bantlarında,
videokaset-lerinde, CD disklerinde gazete ve dergilerde mülâkâtım ve hakkımda yazılmış
yazılar var. Pek çok televizyon kanalında sohbetlerim olmuştur.
“İslâmiyet demokrasi,
cumhuriyet, lâiklik, teknoloji ve zamanın medeniyeti ile bağdaşmaz” diyenlere
yanıldıklarını göstermeye çalışıyorum. Yanıldıklarını, İslâmî kuralları örnek göstererek,
Peygam-ber Efendilerimize lütfedilip bizlere yol gösteren, kıyamete kadar da yol gösterecek
olan tertîb-i tanzîm-i ilâhîye Kur’ân’daki verilen ismi şerîattır.
Ne yazık ki, Hazret-i Allâh’ın emredip,
Peygamber Efendilerimizin tebliğ eylediği gerçekler zaman zaman içtihat süzgecinden
geçirilmeyip mânâsı tahrif edilmişçesine ister istemez yeri, katı kurallar oldu.
Zâhiri ilimlere az da olsa aşina olup, güzellikleri arayan
insanlara bu yanlış icraat şerîatı korkunç gösterip ve hurafe ile doldurup yaşanılmaz gibi
görülen gösterge zâhiri ilim erbabını şerîattan, dolayısı ile Hazret-i
Allâh’ın rahmetinden uzaklaştırmıştır.
Zira ilim adına maalesef bu gerçekler istismar edildi, hâlâ
ediliyor ve aydın kesiminde fizik üzere öğrendikleri dünya için lüzumlu ilmî de inananlar
“bizim gibi düşünmüyor” diye gerçeklerin dışında tutmaya çalıştık!
Dini kuralları daima bu ölçü ile ölçtük. Türkiye’de biraz bu
ölçü azalmış gibi görülse de hâlâ geçerli olan bu zihniyetten dünya nasıl kurtulacak?
Bütün şerîatlar aynı hastalığın tarih boyu sancısını
çekmişlerdir. Yersiz bu zulüm bu günlerde başını aldı gidiyor durdurana aşk olsun!
Bu hastalığın virüsü maalesef azalmıyor, daha da çoğalıyor.
Emr-i ilâhî olan, Peygamberimiz Efendimiz’in getirdiği
şerîatın aslı bu güne aktarıldığı zaman şekil aynı ise de uygulamanın meydana getirdiği
hakîkat elbette bu değil.
“İçtihadın her devirde ortaya
çıkaracağı tabloya şerîat ve diyanet denir.”
Her devirde düzenlenmesi lâzım olan bu tablo, o zamanın
yetkili kişileri fitne olur zannı ile bütün şerîatların düştüğü akıbete Şerîat-i
Muhammediyye’yi de diğer şerîatların uğradığı tahrifattan nasibli kıldılar, içtihatı
durdurdular.
1200 senedir çizilmedi, nedense, çizilmek de istenmedi;
Muhkem âyetler ve müteşabih âyetler dışında her an içtihata
lüzumlu âyetleri dinde de tertîb-i ilâhîye sonradan dönüşen zamana uyum sağlayamadığından
katılaşmış gibi yer yer gülünç durum arz eden görünümlü içtihatsız şer’î kuralları hâlâ
zamana uyum sağlamak-tan uzak hâle getirildi
Şerîatın geçerliliğini korumuş toplumları kardeşliğe
götürecek bir olay gösterebilir misin!
İçtihatsız bırakılmış da ihyâ olmuş, neşvü nema bulmuş izahı
mümkün bir görünüm buldunsa bana da göster! Ticaret mi, ziraat mı, sanat mı, tıp mı, adâlet
mi?..
Vatan müdafaası için 1000 sene evvelinden kalmış düzenini
zamana göre ayarlamamış ordu gördün mü?
Toplumları idare eden prensiplerin zamana uyum sağlayamayan
idarelerinde ayakta kaldığını gösterebilir misin?
Toplumlara hizmet babında cumhurun kendi kendini idare
etmesinden ötürü demokrasi ile uyumlu cumhuriyetten ve bu güzelliklerin birbiri ile
birleşiminden zuhur eden kasdi dinsizlik olmayan lâiklikten daha güzelini buldunsa beraber
mütâlaa edelim ve kullanalım!
Bu asil, necip milletin, Hazret-i Resûlullah (sallAllâhu
aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ümmetinin yeri uşaklık ve kölelik değil, efendiliktir. Bu
efendiliği bulalım lütfen! Zira beylik her şahsa yakışır! Efendilik ise sıfattır!
Her sahada muvaffak olmuş, mekârim-i ahlâk üzere yaşayan
insan-lara verilen özel isimdir, zirvesi peygamber efendilerimizde zuhuru daha bariz
görülür!
“Hikmet mü’minin kayıp
malıdır; nerede bulur ise alsın” hita-bını iyi anlayalım!
“Her ne kılmış ise adâlettir
Cenab-ı Kibriya
Her kazaya her belâya kıl rızâ Allah kerim.”
Yaşantımızda ve insanlara karşı tutumumuzda,
Allâh’ın merhamet sıfatının bu yönlü nefsimizde zuhur etmesini tazarru ve
niyaz edelim ki, Rabbimizin ihsan eylemesine vesile kılınsın! Bu isteğe lisânla başla-nır
ama hâle dönüşmedikçe isteğin muallakta kalır.
“Yer ehline merhamet et
ki, gök ehli de sana merhamet etsin.”
İÇTİHAT GÖRMEDİK TETEBBU İLE HOCA OLANLAR
21 Ağustos 1995 Pazartesi günü yeni yapılan dergâhın açılış günü
imiş, hayli memleketleri mânevî kasıt ve duygularla ziyaret ve garibi kalındığı gerçekleri ikaz
mahiyetinde sohbet ve zikrullah ile Şanlıurfa’ya geldik. Tertîb ve tanzim-i ilâhî olan o günkü
biz âczimizle tesadüf deriz ya, Şanlıurfa’da dergâhın yeni açılan câmisinde, dîni merasim
yapılmasını istediler, arzu üzerine, tasavvufi inceliklere riayet ederek; Hz. Allâh’ın buyruğu
Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın mânâsının özü hatta dört kitabın ve yüz sahifenin de mânâsının Allâh’tan
başka ilâh olmadığını, onun benzeri, şeriki, naziri olmadığını ve olamayacağını, dînin tek din,
yalnız ve yalnız İslâmiyet olduğunu Hz. Allâh’ın varlığını kabul edenlerin beşer ölçeği ile
“müslüman” olduğunu, peygamberinin o zamana uyumlu ilân ettiği şerîata uymakta samîmiyet ölçüsü
ittika sahibidir, müttaki, mü’min olduklarını, hatta Peygamberine veya vârisine biat eden
kişilerin de derviş sıfatının o şahsa verildiğini, îmanlı kişilerin cennetle müjdelendiğini, Hz.
Allah bildirdiği gibi Peygamber Efendimiz de bildirdiler ki:
“Kişi mü’min olmadan cennete
giremez, birbirini sevmedikçe
kişi mü’min olamaz; ey Allâh’ın kulları, kardeş olunuz!”
Hadis hasendir. Ku’ran’la teyit edilmiştir. Onun için ey
cemaat, Allâh’ın varlığını
kabul eden, hele ehl-i kitaba kâfir, gâvur, gayr-i müslim diyemezsin. İlâhî bildiri bu veçhile.
İlâhî müjde ile taltif
edildiğini Şanlıurfa’nın mübârek belde olduğunu, mânâmda olan uyarıyı aynen aktardığımı;
“Peygamberler yurdu bu beldenin
kutsiyetini ve değerini bilseniz,
ihramsız giremezsiniz” diye ikaz olundum.
Bir saati geçkin bir zaman sohbetimiz sürdü. Israr üzere zikir
halakası kurduk. Cemaat kalabalıktı, hepsi de aşk ile iştirak ettikleri, mem-nuniyetleri mânevî
vazifeme olan yakınlıkları yüzlerinde bütün çıplaklığı ile görmek mümkündü. Ayrı ayrı
kanallardan gelen kameralar çe-kim yaptılar. Üçüncü mahalli televizyon açık oturum istedi,
yorgun ve bitkin bir hâlde idim özür diledim, o gün yol yorgunluğu da vardı. Sohbetimiz akşam
olmadan iki kanalda da yayınlandı. Aydın kesim, ileriyi görenler memnuniyetle karşıladılar.
Güneydoğu gazetesi gelişimiz ve sohbetimizden sitayişle bahsetti, fotokopisini gösteriyorum
gelişimizden. Maalesef, konuşmamızdaki bâzı gerçekleri kabul edemeyen zamandan habersiz ama ilim
sahibi (!) hoca efendiler oldu. Oysa bu abd-i âciz, kardeşlik, hoşgörü ve kimseyi hâkir
görmemekten bahsetmiştim.
“Lâ ilâhe illallah diyen
müslümandır, kanı, katli haramdır” demiştim. Peygamber Efendimiz böyle tebliğ
ettiler. Hazret-i Kur’ân bunu ihtivâ ediyor.
Tertîb-i tanzîm-i ilâhî olan şu âlem birlik, beraberlik, tesânüt
ve kardeşliği her gün bâriz bir şekilde sergilerken hâlâ insanlardaki cehalet ve bencil nefs-i
emmâreden çağ dışı içtihatsız bırakılmış geçerliliğini kaybetmiş, îman eden Ehl-i Kitâba dahi
cümlesini küfürle itham ediş tarzlarını görmeli idiniz zannedersin ki Hz. Allah
illâ bütün rahmetini bu mübârekler için halketmiş!
Ve çağın gerisinde kalmış, kelime oyunları ile hakîkatı
anlattığını zannedenler görmezler mi ki, şerîat-i Muhammedî’nin kardeşlik ve hoşgörüsünün
evvelki şerîatlara nazaran daha çok toleranslı olduğunu? Niçin kabul edemiyorlar? Hüküm
Allâh’ındır.
Beşer için ancak “emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker”
in anlamı insanlara iyilikle emredip, kötülüklerden uzaklaştırmaya çalışmaktır. Bilgin
müsaitse, hoşgörülü olabiliyorsan, rahmet ve merhamet sıfatını iç âleminde duyacak kadar duygulu
isen, insanlığa ve insanlara karşı hıncın yok ise, kişiyi ruhen Allâh’dan
uzaklaştıran daima korkutucu değilsen, lütfen Allah rızâsı için vazifeni yap!
İlmin kevnî hakîkat ki, madde âleminden ileri gitmiyorsa,
korkutmaktan başka sermaye bulamadığın gibi
aklı öne alır, nakle yan bakarsan şunu iyi bilesin ki, dünya görüşü müsait olup, mânâsını arayan
insanları korkutucu
tutumunla kişinin maddesini yaklaştırmış gibi olsan da ruhen korktuğu şeyden kaçırırsın.
İnsanın yapısı sıkıştımı kaçmaya müsaittir. Unutmaki kaçıran sen
olmayasın! Şüphen olmasın
hesabını sorarlar. İnan veremezsin!
Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, buyurdular ki:
“Siz Allâh’tan nasıl
korkmak lâzımsa öyle korkunuz.”
“Men aref”
sırrını öğren. Öğrenmen için bir vârisü’n-Nebî
veya bir nedîm-i ilâhî bul. Hazret-i Allah bu kimseleri
“Evliyâ” diye Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın çok yerinde beyan
ederken, günümüzde her ne sebepten ise bu kelime dışlanmış, yerine mânâsı ile ilgisi olmayan
kelâmlar kullanılarak “Evliyâ”yı anlamsız ve mânâsız
hâle getirmişler. Lüzum ettiği zaman tasavvuf zannı ile felsefeye kaçmışlar!
Felsefe tasavvuf değildir, olamaz da... Felsefe akıldan öte
gitmeyip, son durağı akıldır ve maddedir. Buraya kadar “kevn” diye ifade olunur. Tasavvuf ise
naklin yaşanmasıdır, mânâdır, ihlas, verâ, takvâdır. Bütün şerîatlar için geçerlidir. En
mütekâmil olan şerîat-i Muhammedî’yi niçin mânâyı kaldırarak yaşanmayacak hâle getirmişler?
Allâhu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin afvu
mağfiretine, sonsuz rahmetine güveniyoruz. Bizlerin âczini iyi bilen kullar için Rabbım, lütfu
ihsanını beşer ölçüleriyle değil, rahmeti ile ihsan etmiş, el-hamdülillah.
Peygamber Efendilerimiz’i olsun, vârislerini olsun sakın
ilâhlaştırma, gayretullah’a dokunursun. Allâh’ın gücü karşısında hepsi âcizdir.
Onlar da Allâh’ın kullarıdır, vazifeleri îtibâri ile örnektirler.
Örnekleri ilâhlaştırmadan
emr-i ilâhîyeye uygun hayatı dünyayı yaşamaya çalışalım inşallah!
Peygamber Efendilerimiz, yaratılışları itibarı ile günâh işlemeye
müsait değillerdir. Masumdurlar; bu yönlü istisna’i yaratılmışlardır!
Peygamber Efendilerimizin vârisleri olan evliyâlar ise mâsum
değillerdir!
Onlar diğer beşer gibi günâh işlemeye müsaittirler. İradeleri ve
mânevî dereceleri nisbetinde nefislerini haramdan korumaya çalışırlar.
Peygamber efendilerimize olsun, vârislerine olsun hürmette kusur
etmeyelim! Hazret-i Allâh’ın şu hitabının dışında îmana ters düşmeyelim:
“Ve size melekleri ve
peygamberleri ilahlar edinin, diye de emretmez! Siz müslüman olduktan sonra hiç size
kâfirliği emreder mi?!”
(Ali İmran Sûresi, 80)
“Bî-kılavuz kim varır Allâh’ına?
Reh-nüması
olmayınca evliyâ!”
Belirli bir kılavuz olmadan tertîb ve tanzîm-i ilâhî ki
evliyâdır, in-san hayatını bu tertîbin dışında mütâlaa etmek “Arısı olmayan boş kovandan bal beklemeye benzer.”
Katılaşmıyorum, bu abd-i âciz vazifem olduğu için anlatmaya çalışıyorum.
Şanlıurfa’da bulunduğumuz günün gecesi hürmet olsun diye bağ
evine götürdüler Akşam yemeğini orada yiyecektik.
Urfalı gençler ilâhî ve mazharlarla bizleri taltiflerle
karşıladılar. Usta ellerde hazırlanmış Urfa kebabı ve keçi peyniri ile kadayıf ki, Urfa’da ismi
künefe sıcak yenen tatlı. Geçmişlerine rahmet olsun, afiyetle yedik.
Beş hoca efendi ve tarafı hayli kalabalık çağın kazazedesi din
mücahidi, bizim gibi zamana göre Dîn-i İslâm’ı ve şerîat-i garrâyı emr-i ilâhîyeye göre zamana
uyumlu nefsinde yaşadığı gibi, başkalarını da yaşasın zevki ile uyarmaya çalışan biz âcizlerden
pür silah çağa uyumlu olmanın emr-i ilâhîyeden habersiz ilim sahibi geçinenlerin mahkûmu bazı
beldelerde olduğu gibi temiz, saf aldatılmaya her zaman müsait amma mücahit kardeşlerimiz yaşlı
ve ihtiyâr, Hz. Allâh’ın vazifelendirdiği, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in de mânevî
vazifesini müjdelediği Kâdirî ve Rufâîden izn-i icazet sahibi bu gariplerden hesap sormaya
gelmişler. Maksatları naçiz vücudumuzu kaldırmaktı. Tutumları açıktı.
Ne yapalım ki, Hazret-i Allah zevklerini
kursaklarında koydu, emelleri tahakkuk etmedi.
“Lâ ilâhe illallah” deyip de
“Muhammedün Resûlullah” demeyene nasıl kardeşim dersin?
Nasıl cennete girer bunlar? Mâide Sûresi 51. âyet-i kerîme
hükmüne göre “Siz Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin” buyuruyor
Hazret-i Allah.
Sen nasıl bunlara ferahlık veriyorsun? Bunların hepsi
“kâfir ve gâvurdur.” dediler.
İşte bu âyet-i kerimeye
verilen çarpık mânâ ehl-i kitabı Hazret-i Kur’ân’a, dolayısıyle âhir zaman
peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimize ve ümmet-i Muhammed’e olan
düşman-lık, hâlâ bu yanlış tefsirin izahından olmuştur. Gerçek mânâsı
şudur:
“Ey îman edenler!
Yahudilerin ve Hıristi¬yanların evliyâlarını ev-liyâ edinmeyin. Zira onlar
kendilerinin evliyâsıdır. İçinizde onların evliyâlarını evliyâ edinenler
onlardandır. Allah zalimler toplumuna yol göstermez.”
(Maide Sûresi, 51)
Kabahat yalnız tefsir edende mi? Onlardan da hesap sorulacak.
Kur’ân-ı Azîmüşşân’da “Evliyâm” diye sıfatını ve mânevî vazifesini belirtirken Hazret-i
Allah (c.c.) naçiz aklınla evliyânın anlamı “Dost’dur” diye ahkâm kesersen
olacağı mânâ budur. Yersiz yere Haz-ret-i Kur’âna Ehl-i Kitabı düşman edersin; görünen köy
kılavuz istemez!
Lütfen, salâhiyetli merciler! Hz. Allah ve
Resûlullah aşkına, Evliyâ demeyi bilin de düzeltin ve kurtarın bu virüsten Hz. Kur’ân’ı!
Bu hakka dâir hadîs-i şerîflerden naklettik.
Kur’ân’da sarahaten bahsedilirken hadîs-i şerîfleri
dinlemeyeceklerini söylediler. Diyanetten bahsetmek istedim, diyanetin kendi memurları olduğu
hâlde bırak o k....... dediler. Onları da aynı gördüklerini beyan edince din mücahitlerinin ne
maksatla geldiklerini daha iyi anladım.
Bizim de yiğit, cengâver arkadaşlarımız vardı, amma garipdik,
eyvallah, dedik. Alttan aldık. Köroğlunun prensibini uyguladık. “Yiğitlik ondur, dokuzu
kaçmaktır.” Biz bu dokuzu uyguladık. Ve Allâh’ın yardımı ile kaçtık
elhamdülillah!
İnanan, akl-ı selim sahibi insanlara ibret olsun diye
anlatıyorum. Böyle bir durumda kaldığın zaman aman kardeş sende kaç bu görünümün alternatifi
yok! Ve Diyanet teşkilatını da uyarıyorum, üzerinde ısrarla tarih boyu değişmeden verdiğiniz
çarpık dîni tedrisatın meyveleri görülsün diye.
Zamanımız bu tür ulema ve mücahitlerle dolu dolu.
Allah korusun, cehaletten öte gitmeyen bu hâllere düşmüş âlim geçinen
kardeşlerimizi, onları da suçlayamıyorum.
Bu türlü, ilm-i kelâm ve ilm-i fıkıhtan ileri gitmeyen ilim
sahipleri, hakîkat dışı kaldıkları gibi bâzı ehl-i mutasavvuf geçinen kalıplaşmış ve katılaşmış
kurallardan kurtulamayıp daha katı davranmakla daha çok derece alacağını zannedenlerde,
Allâh’ın sonsuz rahmetinden samîmiyetleri kadar şahsen istifâde ederler.
Fakat taraf-ı etraflarını çağ dışı tutumları ile ileriye
götürmeleri mümkün değildir. Zâhiri ulemanın tasavvufu inkârlarına da bu zihni-yetler fırsat
vermişler ve mânâ kabul etmeyen akılcılara sermaye olmuşlardır.
Aklı emr-i ilâhî olan nakille
bağdaştıramayıp, aklı daha evlâ gös-termek isteyen felsefeciye şair Aktulga, gerçeği şöyle
hicveder!
“Senin akıl dediğin kafada yumruk
kadar et parçası ise, Bizim öküzün kafasında onun daha alâsı var.”
Çağı idrak ederek, daima ileriye bakan ve gören ehl-i tasavvufu
tenzih eder, Allah cümlesinden râzı olsun, derim.
SEMÂVÎ DİN BİR TÂNEDİR, DEĞİŞMEZSÖZ
Evvelâ yapılacak olan, dışta ve içte düşmanlıkları önlemek için,
Hazret-i Kur’ân’ın mânâsını anlayarak, her sahada yetişmiş elemanların ilim ve meziyetlerinden
istifâde ederek, kimsenin tesirine kapılmadan, çağın anlayacağı bir meâl ve tefsir yazılmalıdır,
inşallah. Şu esası ihmal etmeyelim: Şöyle ki:
“Semâvî bir din gelince evvelki din iptal olur”
zihniyetini beşerin hafızasından nasıl sileceksek silelim! Zira bu türlü inancın hakîkate
uygun bir yönü olmadığı gibi Kur’ân-ı Kerîm’de de yeri yoktur!
İşte gerçekleri tahrif ederek din düşmanlığının başlıca nedeni bu
tertîb-i ilâhîyi yalnız akıl yoluyla idrak edemediklerindendir. Semâvî din İslâmiyet’tir.
Dolayısı ile bir olan semâvî din değişmez. Sadece tebliğ ve şekli zamana asra uyumlu olarak
elçileri ile tebliğ oluna gelmiştir, mânâda değişiklik olmadığını Hz. Allah
bildiriyor:
“Senden önce gönderdiğimiz
peygamberler hakkındaki kânun budur. Bizim kânunlarımızda hiç değişiklik
bulamazsın.”
(İsra Sûresi, 77)
Tevhîdin de esâsı budur. Şerîatlerde zamana uyumlu
görünümler değişir gibi görülse de bilcümle şerîatlerde mânâ bâkidir! Kulların tekâmülüne
göre, onların ilimde, kültürde, medeniyette, teknikte, v.s. ilerlemelerine göre, Allâh’ın
bir lütfu olarak görünüm arz eder.
“Bugün size dîninizi
ikmal ettim” hitâbı Peygamber Efendimiz’e ise de
hakîkat bütün şerîatları kapsar; son şerîattan sonra başka şerîat gelmeyeceğinin tasdiki
anlamındadır!
Bu hitab-ı ilâhî demek değildir ki, içtihat edilmeyecek…
Kesin bilinmelidir ki içtihatın kıyamete kadar devam edilmesi kânun-ı ilâhîdir!
Beşer bu tanzim-i ilâhîyi her an hakîkatın dışına
çıkmadan, günâh-ı kebâireye düşmeden, emr-i ilâhîye ve zamana ve asra uyumlu yaşaması
kulluğunda hataya düşmemek için ise de, nefsin için de elzemdir! Başka düşünemezsin.
Düşünsen de zamana uyumlu değilse uygulaması müşküldür, görünümü ise teşvikkâr
olamaz!
Maddî ve mânevî asra uyumlu olamayan şer’î içtihatlar,
idare, sanat, ticaret, ziraat, inşaat, tıp, ilmin her dalı saymakla bitmez; her birisi
yasaklar dışında içtihat görmedi ise hâlâ onu yaşıyorum zannedenler başkalarına örnek
olamadıkları gibi nefislerine zulmederek gülünç olurlar!
Hoca rahmetullah zaruret
hâli gölde yüzen ördeklere bakarak derenin suyuna kuru ekmeğini bandıra bandıra yer
imiş. Görenler ne yaptığını sormuşlar. Gâyet tabi: “Ördek çorbası içiyorum” ve ilâve
ederek: “Bunu ben icat ettim, lâkin ben de beğenmedim” buyurdu!
Yapılan, şerîatta ve her mevzuda içtihat hakîkatı tahrif
etmeden, yani günâh-ı kebâirelere pirim vermeden, zamana ve asra uyumlu kulluk vecibesine
uygun olduğu gibi icraatı da ehlinin yapabileceği ölçünün dozunu kaçırmadan göstergen
yapılabilir olsun! Sakın ha, Hoca’nın ördek çorbasına benzemesin!
Peygamber efendilerimiz emr-i ilâhîyi tebliğ için cümlesi
İslâmiyet üzere geldiler! Getirdikleri ahkâm-ı ilâhîye “Şerîat” denildi ve tavsiye
eyledikleri yola da “Tarik” denildi. Şerîatları ile ve gösterdikleri tarikleri ile
anıldılar!
İslâmiyet ise semâvî tek dindir. Başka din ismi
toplumların kendi icatlarıdır veya kabile isimlerini salikleri din ismi olarak
algılamışlardır... Yanlış!
Hz. Allah başka isim altında din kabul olunmayacaktır,
buyurdu!
İslâmiyetin mânâ anlamı: Bir olan Allâh’ın irâdesine
bağlanmaktır, denildi.
Buna göre İslâmiyet doktrin olup Hazret-i Kur’ân’da da
İslâmiyet’in anlamı budur. Peygamber efendilerimizin de cümlesinde tecelli eden nûr, nûr-ı
Muhammedî’dir!
“Sen olmasa idin eflâkı
yaratmazdım” hitâbı cümle peygamber efendilerimizde zuhuru görülen rahmet-i ilâhîyeye
şâmildir.
Mâide Sûresi 51. âyetin gerçek mânâsını iyi öğren de “benim
mantığım kabul etmiyor” diye evliyâyı, tasavvufu, mezhebi, meşrebi dışlama. Ehl-i kitaba karşı
tavrını değiştir. Ehl-i îman nedir? Ehl-i İslâm nedir? Biliyor isen anlat! Bilemiyor isen sükût
et veya bir bilene sor!
Bir şeye mahlûk gözü ile
bakarsan, o mahlûk olur. Hak gözü ile bak ki, bî-şek nûr-ı Yezdân olsun. Hayırların
zuhuruna “Yezdân” denir.
Bir şâir de bu mevzûda şöyle diyor;
Mâide Sûresi, âyet ellibir,
Ah bir anlaşılsa, kardeşlik gelir.
Düşmanlıklar kalkar, tüm buzlar erir
Bombayı patlatan Şeyhimi buldum.
Âyette “dost” yok... “evliyâ” vardır.
Bunu anlamazsak, mânâ çok dardır.
Yüzeyde kalırsak, dine zarardır.
Bu âyeti çözen Şeyhimi buldum.
Âyet “dost” demiyor, bilelim gayrı,
Evliyâ denince, mânâ apayrı,
Her bir millet için evliyâ ayrı
Evliyâyı bulan Şeyhimi buldum.
Dinde tekâmül var, geri dönüş yok.
Evliyâ her zaman, her millette çok
Altınla gümüşü, pek farkeden yok,
Bu farkı farkeden Şeyhimi buldum.
Bizi tân eyleyen erbâb-ı zâhir.
Cihâd-ı ekberle olunur tâhir
Vârisü’l-enbiyâ bu yolda mâhir
Vahdeti bulduran Şeyhimi buldum.
(Edebiyat Öğretmeni Fazlı Al)
Tasavvufun ne olduğu soruldu, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri’ne,
buyurdular ki:
“Amelini
bozmak istemezsen emir ve nehyin hakîkatini, derinliklerini araştırmaya kalkma.”
Her dâvâyı çözmeye âdem muktedir yaratılmamış. Zâhir ile amel et,
bu sana yeter! Mânâ ilminin zuhuru merci’i âdemlikten terakki eden Hazret-i insan bu yönlü
rahmet-i ilâhî ezel-i ervâhla başlar! Bu rahmet-i ilâhîyenin dünyada zuhurunun görünümünün cem
yeri. Mü’min ve müttaki, ittika sahibi sadık derviş kullarda aslı görülegelmiştir! Dünyadaki
hayatlarındaki görünüm âmentünün yani îmanın şartlarının dışa, hayatının her safhasına yansıdığı
ehli tarafından müşâhede edilir. Bu gerçekler Hazret-i Allâh’ın yed-i
kudretinde olup, Kur’ân-ı Azîmüşşân’da itikat bahsinde İmam-ı Maturudi, İmam-ı Hasan el-Eş’ari
Hazretleri:
“Kur’ân’ın itikatta medarı ikidir:
İlm-i tevhit, amel-i tevhit. Anlamı: Nafi ilim, salih amel.”
Nafi ilmin anlamı: Lüzumlu, işe yarayan ilim.
Amel-i salih ise: Emr-i ve tertîb-i ilâhîye uyumlu ameldir.
Erkekte zuhur ettimi zuhur merciine “salih”, kadında zuhuruna
“saliha” ismi verilmiştir.
Nefsin hazzına uyum sağlayarak kendine göre mânâ ve te’villere
sapmayasın! Kaldıracağın kadar yük altına gir. Bilgin dışında kalan zuhurata ilgin, aynı mevzuda
bilgin kadar olsun! Gaibe îman et ve her mânâ zuhuratından zevk almaya çalış ki müttaki sınıfına
alsınlar. Hâlık-ı Zülcelâl:
“O müttaki kullarım
gayba îman ederler” buyurdu.
Zaman ve mekândan, ahval-i âlemden habersiz, sevkiyattan geri
kalmış şubede dura dura tayini kurumuş, ilim irfan yoksunu “Kaba sofu, yoluna git. Bana hakîkatı
anlatmaya kalkma! Bu kâinâtın esrarı bizim gözümüze kapalıdır. Hep öyle
kalacaktır” diyen rindan Hâfız Şirâzî,
Allâh’ın sonsuz rahmetinden habersiz kaba sofuyu ve “rindân”
ki içkiye olan bağımlılığından kurtulamayan şahsını dile getiriyor.
Peygamber efendilerimizde ve vârisleri olan evliyâullahda zuhûru
görülen mânevî hâllerin kendisinde de zuhur ettiğini iddia eden, şeytanın oyuncağı olan gafil
“Allah yoluna hizmet ediyorum” zannı ile tahrîbat
yapar. Örneğini verdiğim Urfa’daki hâdiseyi küçümseme. Kimseyi suçlayamıyoruz.
Amma zaman merceği ile bakıldığı zaman görülür ki ehline göre
çarpık ve yamuk gösteri arzeden herkes kendi inancında o kadar enâniyete düşmüş ki, başkalarının
çağa uyumlu emr-i ilâhîye uygun mânâsı zamana göre içtihat görmemiş, amma Hazret-i Kur’ân’da
mevcut Hazret-i Resûllullah’ın ve Ashab-ı Güzinin yaşantılarında benzeri olaylar yaşanagelmiş,
normal inançlara hak tanımadığı gibi, gerçeği yaşayanlara dahi bilgisizce tecâvüzkâr olmayı
cihat zannediyor!
Allâh’a inanmaya kültürü müsait olup da
“inanmıyorum” demeyi medeniyet ve ilericilik zanneden
Allâh’ın kulları lütfen nefsinize merhamet edin! İnd-i ilâhîden verilen bu
fırsat bir daha elinize geçmeyebilir.
Uyanın. Kurtuluş: ilim,
irfâniyet, haram dışında olan güzellikler yaratanını inkâr etmeyen gün, geçerli
teknoloji ile bağdaşan medeniyettedir!
Cehalet; benî âdemde kalıcı değil geçici olarak halkedilmiştir!
Kulun iradesi ile elde edeceği, inancının terakkiyat, zamanı yaşantısı, îmanı tehlikeye
düşürecek olaylar dışında, bugünün geçerli yaşamasına muhtaç olduğunun bilinmesi ile kişi âdem
iken insan olmak için halkedilmiştir!
Hz. Allah
âdemlikten terakki ederek insanlık mertebesine erişenlere Hz. Kur’ân’da şu ilâhî sıfatlarla
“mü’min, müttaki, ittika sahibi” diye taltifi ile tebşir buyurmuştur!
Maalesef terakkiyattan nasibini alamamış benî âdemin yedinde küll
olarak umumun icraatına sunulmuş asrın gerçeğinin zuhurunun dışa yansımasını benimseyen
saliklerde bugünün düne göre değerinin bilinmesinin idraki ve icrası toplumların zamana uyumlu
kültürü müsait ise sâlikin icraatının teşviki için fazla külfet gerekmiyor, hemen intibak
ediyor!
Amma ne yazık ki zamanı idrak edemeyen cehalet; nefs-i emmare ile
uyum hâlindeler. Asra uyum sağlayamayan müşterek icraatlarını beşeri yasaklarla önlemek imkânsız
hâle gelmiş! Ferden kimseyi suçlamaya hakkımız yok. Bugün cemiyet olarak bu gerçeklerden
kısmende olsa uzaklaştık. Bir kısım toplumlar dîni tedrisatta da mânâyı dışlayarak, esaslarda
nakli kaldırdık, yalnız akla uygun felsefi sistemleri esasa geçirdik. Tasavvufsuz, hakîkat
garibi din adamlarını da bu yönlü yetiştirdik.
Rabbimden: ümidim ve arzum, görüşüm, tazarru ve niyazım,
kıvancım o dur ki: dünyada yaşayan âdem ve insanları bugün az da olsa bilinçli olarak
hakîkate yürüyor.
Bu yürüyüş elbette kolay olmayacak. Amma, gelecekten
ümidli olmamaya sebep yok.
Cehaletten doğan başımıza gelen felaketlerden tekrarı
olmasın diye yaratıcımıza sığınırız. Âmîn.
Ve selâmün ale’l-mürselin…
GİRİŞ
Âdem Safiyyullah’dan Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)
Efendimiz’e kadar gelmiş geçmiş adetleri ancak Allâh’a mâlum olan cümle
Peygamberan-i izam ve Resül-i kirâm hazerâtına salât ü selam olsun.
Cümlesi Allâh’ın elçileri, rahmet-i ilâhînin
zamana göre rahmet kaynakları.
Yaratılışın sırrı olan nûru Muhammedî kıyamete kadar devam
edecektir. Aksini düşünmek Hazret-i Allâh’a noksan sıfat isnad etmektir.
“Lev-lâke lev-lâk,
le-mâ-halaktü’l-eflâk” buyurdu, hadîs-i kudsîde: “Sen olmasa idin eflâkı yaratmazdım.”
“el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” buyurdu Hazret-i
Allah (c.c.).
Rahmet-i ilâhî ki, nûr-ı Muhammedî’yi muayyen bir zamana
mahsusmuş gibi düşünmek Allâhu Teâlâ Hazretleri’ne masum
kullarına karşı zulüm isnat etmek değil mi?
“Siz
asrı tân etmeyin” buyuruyor Hazret-i Allah
(c.c.).
Zamanı seçmek, dünyaya geliş zamanını tanzim etmek, gidişi
ayarlamak kulun elinde olmadığına göre Hazret-i Allah bâzı kullarını rahmeti
ile ihyâ eyleyip, bâzılarını da gazabı ile perişan mı edecek?!
Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bildirdiler: “Dünyaya gelen her çocuk İslâmiyet fıtratı
üzere doğar.”
Terbiyecisi nasıl terbiye olmuş ise, çocuğun terbiyesi aynı olur.
İnsan terbiyeye muhtaçtır.
Verilecek terbiye İslâmî kurallar içinde olduğu gibi, zamanın
kurallarına uygun,
tertîb-i ilâhîye ters olmayan terbiye de mânâ îtibârı ile İslâmiyettir!
Zihniyet Üzerine
İçtihat Gereklidir
Muhkem ve müteşabih âyetlerin ve yapılmaması kesinlikle
belirtilen günâh-ı kebâire dışında, zamana göre müçtehitlerin içtihatları gereklidir ve
elzemdir!
“Biz arza nice nice âyetler
indirdik. O âyetleri insan-ı kâmil ve akl-ı selim okur” hitâb-ı ilâhîsi her
zaman geçerli olup, yapılması elzem olan içtihat her dalda gereklidir. İçtihatsız kalan
toplumlar medeni iken zamanla bedevîliğe dönüşürler. Maalesef bin ikiyüz senedir “fitne
oluyor” diye dîni içtihat kapısını kapatmışlar. Tedrîsat ve muâmelat o günün seyrine
bırakılmış. Bütün hesaplar geçmiş günün hesaplarına uygun düşsün, diye titizlikle üzerinde
duruluyor. Bilmiyorlar mı ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Muâz bin Cebel (r.a.) Efendimiz’i
Yemen’e vâli tâyin ettiğinde Resûl-i Ekrem Efendimiz sordular:
- “Yâ Muâz, ne ile hükmedeceksin?” “
- “Allâh’ın Kitâbı ile.”
- “Kitap’ta bulamazsan?”
- “Resûlullah’ın sünneti ile”
- “Onda da bulamazsan, yâ Muâz?”
- “İçtihâdımla, yâ Resûlullah.”
Hazret-i Peygamber (s.a.v) çok duygulandılar böyle bilinçli ve
muhib bir ümmet bahşettiği için Cenâb-ı Hakk’a hamd-ü senâ ettiler.
Şunu iyi bilelim ki Emeviler ve Abbasilerin zamanındaki hüküm ve
fetvaları zamanımızda uygulamaya kalkışan zamanın içtihatından habersiz toplumlarda ancak
İslâm’ın ismi kalır, anlamı kalmaz. Öyle olmadı mı?
Her mevzûda böyledir. Bir sanatkâr diyemez ki, “ben bu
öğrendiğimle yetinir, ömrü hayatımın sonuna kadar böyle götürürüm.” Tıp doktoru, “benim gördüğüm
tedrîsat yeniliklere muhtaç değil” diyemez. Mühendis de öyle değil mi? Her mevzûda böyledir.
Dîni kurallar da böyledir. Hangi kurallar içtihata tabidir? Ehli bilir. Maalesef yapmadılar.
Mesûldürler. Şu günlerde anlamaya başladılar inşallah!
Bilge kişi, yeniliklere gözünü
kapatır, kulağını tıkarsa zaman zaman sanat değerini kaybeder. Alıcısı kalmaz. Tahammülü güç
hâdiseler hayatı çekilmez hâle getirir.
Çünkü müşteri dünü düşünen değil,
yaşadığı günü idrak eden insandır. Allâh’ın tertîb ve tanzîmi böyledir.
İnsanın fizikî durumu da, hücreleri de daima değişir. Bir kararda kalan Hazret-i
Allâh’tır.
Muâsır milletlerin seviyesine çıkmak imkânı her an mevcuttur.
Şerîat-i Muhammedî daha müsaittir. Bilge kişi hem İslâm’ı yaşadığını iddia etsin, hem de
yeniliklere ve medeniyete karşı çıksın; gülünçtür.
Zamana göre içtihat kapısı açık bırakılmıştır. Geçmişi geri
getiremezsin. İstikbâl, yani gelecek Allâh’a mâlum olup, hâl bugündür. Günü
yaşa, yaşamak için Allâh’tan güç ve imkân iste. Evvelâ, irâdeni kullan. Havf u
reca üzre ol.
Allâh’tan nasıl korkmak lâzımsa öyle kork ve
kulluk vazifeni yap. Ondan sonra tazarru ve niyâzı bırakma.
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“İsa, onlardaki
inkârcılığı sezince: “Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” dedi.
Havârîler: “Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allâh’a inandık. Şahit ol ki, bizler
müslümanlarız” cevabını verdiler.” (Al-i İmran Sûresi,
52)
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“İbrahim, ne Yahudi, ne
de Hıristiyan idi; fakat o, Allâh’ı bir tanıyan, dosdoğru bir müslüman idi;
müşriklerden de değildi.” (Al-i İmran Sûresi, 67)
“Allâh’tan başka ilâh yoktur, illâ
Allah vardır” diyen âdem, müslümandır. Mânâsını yaşıyorsa mü’mindir. İttika,
sahibidir, müttakidir!
“İslâm’ın lügat mânâsı bir olan Allâh’ın
irâdesine bağlanmaktır. İslâm’ın Kur’ân’daki anlamı Hz. Allâh’ın beyanı budur!
“Size din olarak İslâm’ı seçtim. Size dîninizi
tamamladım.”
Âhir zaman peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’den
sonra peygamber gelmeyeceğini bildiriyor. Hazret-i Allah (c.c.)’nun bütün
âlemde rahmet-i ilâhîsi sonsuzdur, kıyamete kadar da devam edecektir. “Şu zaman çok, bu zaman
azdır” demek, beşerin zaafından, nefsânî kuruntusundan başka bir şeyle izah edilemez. Nûr-ı
Muhammedî’yi herhangi bir zamanda kısıtlı gibi görmek veya öyle göstermek ilim ve gerçeklerle
bağdaşmaz. Şüpheye düşmek, ilme’l-yakînden başka ilme garip olanların zayıf ölçüleridir.
Kur’ân-ı Azîmüşşân Allah kelâmıdır, mânâ itibarı
ile ehline bâkiredir, hiçbir tahrîbe uğramamıştır. Çünkü Hazret-i Allah“koruyucusu benim” diye
tekeffül ediyor. Hamd olsun. Tefsir ve meâlleri yazan ilim sahiplerinin Allah
cümlesinden râzı olsun, ilimlerini âlî kılsın. “Biz
arza nice âyetler indirdik” hitâb-ı ilâhîsi, ilim sahiplerinin her zaman
içtihat yapmasına ve Kur’ân-ı Kerîm’in meâl ve tefsirini, yaşadıkları zamana göre ehil zevatın
bir araya gelerek, zamanın zuhûrâtına göre yazmaya ve izah etmeye, herkesin anlayacağı duruma
getirmeye bugün için ihtiyaç olduğu gibi, yarın için daha çok ihtiyaç vardır. Çünkü yarını yarın
yaşayacağız!
“Ümmetim geçmiş zamana göre
değil, yaşayacağı zamana göre hazırlansınlar” buyurdu, âhir zaman
Peygamberi (s.a.v.).
Kur’ân-ı Kerîm’in bir harfini dahi değiştirmek kimsenin haddi
değildir. Zamana göre tecelliyât daha bâriz kendisini gösterirken, abd-i âciz olarak, yazmak
istediğim, gördüğüm, yaşadığım ve mânevî vazifem îtibâri ile sıkletini çektiğim (şikâyet değil)
bâzı hâlleri anlatmaya çalışacağım, inşallah.
Özet olarak şöyle derim: Tasavvuf ve tarîkatı dışlayarak,
Allâhu Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği “evliyâ” “velî”
buyruklarına “dost” diye mânâ vermen, Arapça’da bulunmayan, Türkçe’de ise basit mevzûlarda dahi
kullanılan “dost” kelâmını evliyâ yerine eşit görmen nasıl izah edilir? Evliyâ nedir? Ne
anlatacaksın? İşte, anlatamadın.
Zamanımızda akl-ı selim, îmanlı, müttaki kulların safiyetli
inançlarını, mânâdan nasibin olmadığı için, olanların da yolunu sarpa sardırdın. Toplumları daha
çok hurafeye kaçırdın.
Bilemedin ki bir beldede, bir şahıs rahmet-i ilâhî zuhuruna
vesile olmuştur, yevmi’l-kıyâme, o yer ve o şahısta rahmetin zuhur merciidir...
Gazab-ı ilâhîyenin zuhur ettiği yerler de tekin değildir. Öyle
yerlerden hemen geçivermek tavsiye edilir!
Îmanları ile zevk alıp hac edenler Fil Sûresi’nde bildirildiği
gibi Ebraha’nın fil ordusunun helak olduğu yerden geçmek için acele ederler. Hâlâ o beldede
ehl-i hâl için gazab-ı ilâhî sıkleti vardır. Lut kavmi, Ad kavmi, Semud kavminin helak olduğu
yerlerde de iskân edilmez. Belirli kabir üzerine ev yapılmaz. Ekserisi rahatsız olur, müsâade
etmezler.
Mümtehine sûresi’nin 13. Âyetine Hz. Allâh’ın
buyurduğu gibi kısıtlamadan mânâ verir isen yakayı kurtarırsın!
Ne idi o emr-i ilâhî? Beraber görelim. Niçin âyet tahrif edildi?
Cesaret mi diyelim? Diyemeyiz, çünkü Allah kelâmını bilerek tahrifin daha henüz
ismi konulmadı!
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Ey îman edenler!
Allâh’ın kendilerine gazaplandığı topluluğa tâbi olmayın ki onlar
kâfirlerin kabir ehlinden ümit kesdikleri gibi, onlar da âhiretten ümit
kesmişlerdir.” (Mümtehine Sûresi, 13)
Bilmem kabirleri bildirilen edeple ziyaret ve oradaki bulunan
medfun zatı îmanlı kulların huşu ve bilinçli ziyaretlerini yadırgayarak “kâfir oldun, taştan
topraktan ne istiyorsun?” gene diyebilecek misin? Der isen kim kâfir oluyor? Âyet-i celîleyi
tekrar oku da ben demiyeceğim, sen anla! Allâh’ın kullarına bu âyeti nasıl
açıklayacaksın? Lütfen ilmî cesaretin var ise açıkla!
Şunu iyi bilesin ki: Hazret-i Allâh’ın rahmeti
geçici değildir. Hele hele peygamber efendilerimizi ziyaret edenler hakkında, bilmeden mütâlaa
etmiyesin. İnanan, gören ve yaşayanları ruhen rencide ettiğin gibi gayretullaha dokunursun!
“Dikkat et! Evliyâma korku yoktur,
onlar üzülmeyecekdirler.” (Yûnus Sûresi, 52)
Bu âyet-i celîle senin için bir şey ifade etmiyor mu?
“Siz onlara ölü demeyin; onlar
diridirler, fakat siz bilemezsiniz!” (Bakara Sûresi, 154) hitabının muhatabı olmaktan ne zaman kurtulacaksınız!
Gayretullaha dokunduğunu hissedemiyor musun? Oradaki yatan zatın
ilâh olmadığını, ancak rahmet-i ilâhînin zuhuruna vesilenin zuhur mercii olduğunu duy yaşa ve
anlat. Görmüyor musun, bu millete mânâdan soyutlanmış fikirlerini çok anlattın; amma hiç de
kabul görmedi? Çünkü yaptığın telkinlerde hakîkatla bağdaşmayan mânâyı tahrifat var. Lütfen,
dünya göçü başlamadan bu gerçeği anlamaya çalış!
“Lâ ilâhe
illallah” diyen insanlara Müslüman olduklarını ne zaman
duyuracağız? Herhangi bir peygamber Efendimiz’e mülaki olup
Allâh’a alenî şirk koşmayan ehl-i îmanı “kâfir” ve “gâvur” diye dışlayarak emr-i ilâhîye
ters düşen bugünkü dîni tedrîsattan her dalda ilim sahiplerinin yeteri kadar tatmin
olmadıklarını görmek kehânet değil!
SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN’DAN BİR HATIRA
Kimseyi itham etmeye kalkmayalım. Cennet-mekân Sultan Abdülhamit
Han dahi zamanındaki dîni tedrîsâtı yeterli bulmadığını dile getirir!
Bugün dahi bu yönde ilmî ve irfanî yaşantılarımızı zaman ve
mekâna uyumlu emr-i ilâhîyeye uygun yaşandığını kim iddia edebilir?!
İşte Sultan Hamit Han cennet-mekânın 33 seneye yakın Osmanlı
İmparatorluğu devamınca milletini muâsır milletler seviyesine çıksın için sarfettiği icraatının
yeterince semeresini bulamadığı üzüntüsünü nasıl dile getiriyor, oku veya dinle:
Bundan evvel anlatmak istediğim ibretâmiz tarihi olay ve
hakîkatleri daha geniş bir şekilde yazmaya özen göstermeye çalışacağım Rabbım muvaffak kılsın.
Cennet-mekân Sultan Hamit Han Cumhuriyet’ten evvel yetişmiş, mânâ
yoksunu mevcud din ulemasını nasıl anlatıyor, dinle de haksız yere vatanı için bildiği kadarı
ile samimi çalışanlara nankörlük etmeyesin!
Cumhuriyet deyince de hatıra elbetteki rakipsiz olarak Mustafa
Kemal Atatürk ve dolayısı ile kader birliği ettiği fikir ve silah arkadaşları gelir!
Anlatacağım ifşaatle ilgili olduğundan Harbiye Mektebinde düşünce
ve kader arkadaşlarından aynı kurmay yüzbaşı rütbesi taşıyan makamları taltif-i ilâhîye olan
Cennet olsun, Ali Fethi Okyar’dan kısa da olsa bahsedeceğim. Atatürk 1930 senesinde çok partili
demokrasiye geçmek kasdi ile muvafık gördüğü okul arkadaşı, düşünce ve gaye arkadaşı Fethi
Okyar’a Serbest Fırka’yı kurdurdu.
Atatürk gördü ki millet çok partili demokrasiye uyum sağlayamadı.
4 ay sonra gene kendi emri ile Ali Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kapattırdı!
Bu olaya şahidim. O tarihte Samsun Merkez Belediyesi karşısında
bulunan Büyük Hamam veya Şifa Hamamı ismiyle bilinen hamamı müstecir sıfatı ile biz
işletiyorduk.
Olaylara şahit olduğum gibi, senelerce dinledim. Belediye seçimi
idi. Kadınların da ıssız hücrelere sokularak oy vermesinin namusa ve iffete uygun göremeyen
Karadenizliler ayaklandılar. Aynı günün akşamı evimize yakın olan büyük parkta oturuyorduk. O
gece Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a girişini annem, ablam ve on yaşında
olan ben parkın yola bakan demirlerine yaslanarak o unutamadığım Samsun’a gelişini bütün
azemetiyle seyrettim. Ve halkın ayaklanmasını o gün bastırdığı söylenir.
Ertesi günü arkadaşlara da anlattım. Gazievine yakın olan Bozkurt
İlkokulundan Ata’yı daha yakınen görmek merakı ile okuldan kaçtık.
Çünkü vatan kurtaran kahramanı gördüğümüz gibi, îmanlı
şahsiyetlerin “mehdi resûl” diye hafızalarımızda yer eden büyük insanı görmeyi kim istemezdi ki…
Ve Rabbımın lütf u ihsanı ile üstü açık arabası geldi, bizim bulunduğumuz Gazievinin kapısının
önünde durdu. Halk gelene kadar arkadaşlarımla Atatürk’ün çenesinin altına girdim ve yakınen
seyrettim.
Mehdi ağırlıklı bakıyordum. Makamı cennet olsun çok bitkin bir
hâli vardı. Sebebini sonradan dinlediğim olaylardan daha iyi anladım ki büyük mesûliyetler
duygulu insanları genç yaşta çökertiyordu!
Teferruatına girmiyorum, birinci Metafizik kitabında daha geniş
yazmaya çalıştım, yazmak denir ise!
Üç Devirde bir Adam adlı yazdığı
kitabında Fethi Okyar hatıralarını şöyle anlatıyor:
Cennet-mekân Sultan Hamit Han saltanattan el çektirilip Alatini
köşkünde gözaltında geçirdiği günlerde ben de vazifeli idim. Geçirdiği günler içinde bana bazı
şeyler soruyordu. Öğrenmek istediklerinin çoğunun çözemediği mevzular üzerinde olduğuna dikkat
ettim. Bunlar arasında Balkan devletlerinin bu kadar kısa zaman içinde yüzlerce sene idaresinde
yaşadıkları Osmanlılara karşı isteklerini kabul ettirecek kudrete nasıl erişebildikleri
sorularına devamla: Bulgarlar Balkanların en iptidai kavmi olarak bilinirdi. Bunu Rus sefirinden
de dinlemiştim, kısa zamanda derlenip toparlandılar. Nasıl? Sebebini izah edebilir misin?
Bu sualini mümkün olup da Sofya’da 4 yıl elçilik yapmış olmamdan
sonra sorsa idi daha açık ve inandırıcı cevaplar verebilirdim. Fakat o gün de aynı teşhisimin
üzerinde durdum:
Papazlar şevket-maab, papazlar, din adamları!
Çünkü bu Ortodoks papazları sadece din bilgileri öğretmiyorlar,
milli istekleri de kalplere ve kafalara aşılıyorlar. Bilgileri de buna kâfi geliyor.
Her Bulgar papazı yetiştirilmesini üzerine aldığı halkının
cehaletten kurtulmasına, kazanmak ve iş sahibi olmak için öğrenmesi şart malûmâta da sahip
olmasında yardımcı oluyor. Dîni esas temel olarak kullanılır iken karşısındakilere hem siyasi
hem hayati hatta mesleki bilgiler veriyorlar. O iptidai adamı elinden geldiğince yaşanılan
devreye eriştirmede gayret eder hâle getiriyor!
Beni o güne kadar rastladığım dikkat ve alâkasının sanırım mümkün
olanı ile dinledi. Kendisini çok üzen olaylarda teselli arama ihtiyacı ile yaptığı gibi 99’luk
kehribar tesbihini iki avucu içine alarak ovuşturdu. Bir an daldı, sonra konuştu!
-Şimdi size hicran olmuş bir hatıramdan bahsetmenin sırasıdır
efendi oğlum! Tarihini sarih olarak söyleyemeyeceğim. Fakat Ruslara karşı kazandıkların
arifesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir prens beni ziyarete geldi. İmparatorundan
hususi bir mektup getiriyordu. Benden İslâm Dîni’nin muhtevasını, îman esaslarını, gayesini,
felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir dîni ilim heyeti istiyordu. Bunun
sebebi vardı. Orada İslâmiyet’i yaymayı mukaddes vazife sayan Abdurreşid İbrahim isimli aslı
Kazanlı olan bir müslüman âlimden mektub almış. Japonya’da İslâmi tamim hareketine yardımcı
olmam istenmişti!
Şerîat-i Muhammediyye ile yükümlü İslâm âleminin halifesi idim!
Bir taraftan daima iftihar ettiğim ve hizmetkârı olmaya çalıştığım bu ali vazife, diğer taraftan
ruhumda bu mahiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle mümkün olan her şeyi yaptım. Fakat bu
yardımım daha çok maddî sahada kaldı. Çünkü Abdürreşid İbrahim Efendi bizim din adamlarımızdan
başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arabça ve Farsça’dan başka Rusça ve Japonca biliyordu.
Avrupa’yı baştan aşağı dolaşmıştı. Çin’i bile görmüştü. 40 yaşından sonra Fransızca ve
Lâtince’yi de öğrendiğini yazmıştı.
Japonya’da Şinto dîninin değişen şartlar içinde Japon
münevverlerini tatmin etmediğini mantık, akıl, ilim, ruh bilimciliği ve cihanşümul evrensel
felsefeyi temsil edecek bir dîni mânevî hareketin Japon milletince benimseneceğini İslâmiyetinde
aslında bütün bu vasıfları ihtivâ ettiğini sadece hakîkatleri izah edecek kudret ve ilmi-mânevî
kifâyette şahsiyetlere ihtiyaç olduğunu yazmıştı.
Japon İmparatorundan ailesinden bir prensin ziyareti ile böyle
bir mektupta alınca mevzunun ehemmiyeti hâdise olarak önümde idi.
“Onların
istedikleri din âlimlerini bulabilse idim Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife
yani Peygamberimizin vekili olarak İslâm âleminin istifadesini temin
ederdim!”
Fakat bizdeki din adamlarının ilmî ve mânevî seviyelerini çok iyi
biliyordum.
Medreselerimiz birer ilim
irfan kaynağı olmaktan mahrumdu.
Pederim merhum Sultan Abdülmecid’in büyük ümitlerle genişlettiği
Tıbbiye için Avrupa’dan getirdiği ecnebi muallimlerden ders alanların kâfir olacağını fetva
veren ulema benim saltanatımda da yerinde idi!
Bugün gördüğünüz ve sizin de yetiştiğiniz mekteblerin çoğunu ya
ben açtım, ya da bugünkü hâle getirdim. Mektebi Sultani (Galatasaray) ve herkesin serbestçe
okuyabileceği mekteplere bakınız, nüfusa göre en az olan Türk talebeleridir. Bu sadace iktisadi
sebeblerle değildir, bilhassa Anadolu’da bu mekteblerde okumanın salâbet-i dîniyeyi zedelediği
hâlâ telkin ediliyor. Eğer Harbiye’ye Hırıstiyanları alma izni verilse, değil bizdeki
ekalliyetler Yunanistan’dan, hatta belki Rusya ve diğerlerinden dahi talebe gelirdi.
Ben saltanata geldiğim zaman sadece Kuleli İdadisi vardı. Ülkede
yedi yerde Askeri idadi, Selânik Harbiyesi, Selânik ve Konya’da Hukuk Mektebini ben açtım.
Bunlardan gayem mülkiyeyi de ilmiyyeyi de tatminkâr hâle getirmekti. Şöhret yapmış ilmiye
mensuplarını tanıyordum. İçlerinde şahsen hürmete şayan çok şahsiyetler vardı.
Ekseriyetle de şahsen faziletli idiler, fakat ilmî kudretleri
olduğu kadar cihanı telâkki tarzları bu kadar büyük ve İslâmiyet’in mukadderatı üzerinde tesir
yapacak mevzuu ele almaya neticelendirmeye müsait değillerdi!
Daha evvel tanıdığım İngilizlerin elinden alarak emniyete aldığım
ve İstanbul’da şahsen misafir ederek ömrünün sonuna kadar huzurunu temine gayret ettiğim meselâ
Cemaleddin Afgani gibi içtihat sahibi büyük âlimler de yoktu. Zaten Cemaleddin gibilerin akibeti
Hırıstiyan dünyasının artık İslâmiyet’e yeni çığırlar açacak o ilk günlerin heyecan ve vecdini
büyük ve şerefli neticelere ulaşma kudretini tesir edecek mürşitlere kolaylıkla hayat hakkı
tanımayacaklarını gösteriyordu! Bu elbetteki böylelerinin var olmasına mâni değildi.
“Fakat
Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimlerini yetiştirecek feyyaz membalar da
artık mevcut değildi. Medreselerimiz birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrumdu!”
“Şimdi siz, neden 30 şu kadar sene içinde sen yapmadın, ecdadın
nasıl yapmış? Sualini sorabilirsiniz.”
Cümlesinin burasında durduğunu ve başını eseflenircesine iki
tarafa salladığını hatırlarım.
“Beyefendi Oğlum! Bu gibi işlerin muayyen başlama devri ve zamanı
vardır. Saltanat müddetim sırasında en çok hatırladığım hakîkatlerden birisi demir tavında
dövülür darb-ı meselimiz olmuştur. Biz o tavı geçirdik!” buyurdu Sultan Hamit Han cennet-mekân
Ne ise! Tarih bu gerçekleri bir gün elbette yazacaktır!
Milletçe hasreti çekilen mahrumiyetleri, hikmeti Hz.
Allâh’a ma’lûm, az da olsa tertîb ve tanzim-i ilâhîdir tesellisiyle yaşamaya
çalışıyoruz! Yeter mi? Elbet yetmez. Zira bu aziz, necip millet muâsır milletler seviyesine
çıkması için tarihin göstergesine bakıldığı zaman başkalarından daha lâyık olduğunu görmek zor
değil!
“Medeni ülkelerle sen de medeni isen iyi anlaşabilirsin! Maharet
gayr-i medeni ülkelerle iyi geçinmektir. Yapabiliyor musun?” Ülkemiz
içinde kader birliği hemcinsimiz kardeşlerimizle yaratanımızı, yaratılışımızın nedenini idrak
edenler için muvakkat dünya hayatını yaşamak niye zor olsun ki? İnanan kitleler için karmaşık da
olsa dış dava dahi neden hâllolmasın ki?!
Aciz kul, iç ve dış
âleminde nefsini ilâhî emri umursamadan şımartan, her türlü ihtirasa mağlup olmuş nefis
mevcut iken, kişi dışarıdan daha hangi haydutları bekliyor?!
Nefsi ile gerçeklerde anlaşamayan kul, Hz.
Allâh’ın emrini yaşamayı umursamadığı hâlde hem cinsini aldatmak kasdi ile
sermaye cevher ve araza sahip olmadığı hâlde, yalnız sathi görülen ilmî kelâmla yaşıyorum
iddiasının doğruluğuna değil Hz. Allâh’a, sırat-ı müstakîm üzere yaşayan ehl-i
hâle mahçup!
Bu yönlü yaşıyorum zanneden hakîkat fakirinin çarpık telkinatları
ile âciz kulun inancının âmentüyü tamamı ile kapsamamış olsa dahi, yalnız nefse güzel görünen
şeyleri ilâhî güzelliklere tercih edenlerin icraatlarının günümüzde de ehli tarafından müşâhede
edildiğinde yadırgandığı gibi; zaman ilerledikçe toplumlarda zamanın zuhuru ilâhî güzelliklerini
yaşantılarında da zuhur ettiğini günlük hayatlarında müşâhede etmek zevkine erecekler! Böyle
ümit ediyor, Cenab-ı Hak’tan daha güzel tecellisini tazarru ve niyaz ediyoruz.
Toplumlara karşı nefsinin dışında ve içinde hiç görmediği
samîmiyet, sadakat güzelliklerinin olmadığı hâlde var olduğuna inandırıcı olabilir mi?
Düşmanı evinin içinde olan kimse, istediği kadar dış
tedbirleri yerine getirsin, düşmanın taarruzuna karşı kapı ve pencerelerini sağlamlasın,
bundan ne çıkar?! Ecdat yadigârı bir söz vardır: “İnek eve doğru
gelecek, mahallenin bebeleri doğru durur da ineği ürkütmezlerse!”
TASAVVUF Bİ-ZÂTİHÎ İSLÂM’IN KENDİSİDİR
Bu ölçülere isim vermek gerekirse ismi “ilme’l-yakîn “dir. Ayne’l
yakîn’ı, hakka’l-yakîn’ı da yaşamadıkça, yalnız ilme’l-yakîn yeterli olmayıp, İslâm’ı ve
gerçekleri yaşamak lâzımdır ki bütün bunlar ihlas, takvâ, vera... cemî ismi tasavvuftur.
Tasavvufsuz din yaşanmaz. Anlamı budur.
Tasavvuf; dîn-i İslâm’ın dışında
değil, bi-zâtihî kendisidir. İnsan fıtratı da bu ilme uyumlu ve müsait yaratılmıştır.
Hz. Allâh’ın bildirdiği ölçüde îmanlı insanlara nazar ettiğimizde görürüz ki;
mistik yaşantıya karşı aşırı temâyül göstermeye müsaittir. Madde çıkarcıları da fırsatı
kaçırmaz. Dîni îmanı bir torbaya koydu mu, boşalan mânâsı ile mânâ yolunun nasipsizlerini
istismârı güç değil, ehli düzenbaz için çok kolaydır. İlim sahipleri mânâ ilmini
(Tasavvufu) kabul edemediklerinden mânâ sahası boşalmış istirmacı fırsat
düşkünlerine saha boş kalmış. Bu hâdiselerin mesûlü kimdir? İnsan bildiğinin âlimi, bilmediğinin
cahilidir!
Bilemediği mevzulara bilmiyorum demek, yokluk, mânâ ehlinin
yolunun sırat-ı müstakîm üzere olduğunun kanıtı ve ilminin Hz. Allâh’a yönelik
olduğunun görüntüsü mahiyetindedir.
“Kişi
noksanını bilmek kadar irfan olmaz.”
Hz. Allah senden razı olsun istiyor isen,
Allâh’ın zâtına mahsus sıfatlarını naçiz şahsına mâletmemeye dikkat ettiğin
kadar rahmet-i ilâhîyeden maddî ve mânevî kazancından zuhur eden kısmetini, ihlasının gereği
kaldıracağın kadar verilir, şüphen olmasın!
“HasbünAllâhu ve
ni’me’l-vekil” diye Hâlik-i Zülcelâl’e anlamında
teslimiyet gösteren kulunun Hz. Allah o yöne yönelen sadık ve muhib kullarını
bu türlü rahmetinden mahrum ettiği görülmüş mü? Hatta duyulmuş mu? Bu gerçekleri önemsemediğin
kadar varlığa düşersin, o varlıksa bi-zâtihi eşi, şeriki ve naziri olmayan Hz.
Allâh’a mahsustur. Naçiz şahsına yakıştırmaya kalkışma. Dikkat! Günâh
işlemeyecek mizaçta yaratılan cümle peygamber efendilerimizin de korkulu rüyaları bu değil mi?!
Hz. Allâh’ın zâti sıfatlarını naçiz şahsına
dolayısıyla beşere mâletmek en büyük mânâ sahtekârlığıdır. O kişinin bu tehlikeyi umursamadan
dünya hayatını bu türlü varlık iddialarıyla idame ettiren cüretkâr âdemin dahi, Lâ ilâhe illallah diyorsa bir kişi beşer
olarak gayrıya Müslüman demekten başka ölçü vermemiş Hz. Allah.
“Müslüman”ım demesini ve denilmesini biz âciz kullarına bildiren Hz.
Allah, vazifeli melâikeler de defterine öyle mi yazacaklar?
Merakımı mazur görün!
Nefsanî duyguların ağırlıkta olduğu aldıkları tedrisatın etkisi
olsa gerek, bu türlü bilginin Hz. Allâh’ın bildirisine uyum sağlar gibi
görünümlü olsalar da icraatlarında bu ve buna benzer emr-i ilâhîye iltifat etmediklerini görmek
için gözlüğe ihtiyaç yok!
ÇÖZÜM:
Bu abd-i âciz derim ki; Her daldan ehil zaâtlar bir araya gelerek
Allah rızâsı için asra ve günümüze uygun meâl ve tefsirleri arkadaşınızdan
kopya çekmeden yeniden yazınız. Yalnız bizim milletimiz değil, bütün dünya muhtâç bu
icraatınıza! Muhkem âyetler, müteşâbih âyetler üzerinde ileri geri tartışmak haddimiz değil. Hz.
Allâh’ın haram kıldığı günâh-ı kebâireleri icra eden kişileri de alkışlamak
îmanla bağdaşmayacağı umumun malûmu!
Affu mağfiret deryasından ümitle yaşamakta, yaratanına âczini
itiraf kasdi ile yaptığı noksanlıklara nedamet duyuyor ise, hakîkat dışı ilminle o kulun
hakkında mutlaka “Allâh’ın gazabından başka bir nasibi yoktur, Hz.
Allah o kulunu af etmez” diyebilir misin?!
Allah aşkına! İçtihâda müsait olan âyet ve
hadisleri zamana göre tefsir ve izah ediniz.
Allâh’ın âciz beşerin gazab-ı ilâhî ile ödünü
patlatmadan, rahmetini kısıtlamadan, lütfen!
NÛR-I MUHAMMEDÎ ÂDEM SAFİYYULLAH’TAN KIYAMETE KADAR BÂKÎDİR. BİR TOPLUMA MÂLETMEYE KALKIŞMA.
HZ. ALLAH YALNIZ SENİN DEĞİL CÜMLE YARATIKLARIN ALLÂH’IDIR
Özet olarak: Semâvî bir din vardır oda İslâmiyet’tir. “Allâh’tan başka ilâh yoktur, illâ,
Allah vardır” diyen ‘müslüman’dır! Nûr-ı Muhammedî, Âdem
Safiyyullah’dan îtibâren bütün peygamber efendilerimizde tecelli edip peygamberler zincirinin
son halkasını teşkil eden âhir zaman Peygamberi Hazret-i Fahr-i Âlem Efendimiz’den sonra
peygamber gelmeyeceği için ictihâdî meseleler müçtehitlere ihsan edilmiştir!
MÜCEDDİD-İ DİN
Kütüb-ü sitte ve kütüb-i sünen de mevcut. İzahı şöyle
belirtilmiştir: Yenileyen, yenileyici, hadis-i sahihle bildirilen her yüzyıl başında dîni
hakîkatleri devrin ve asrın ihtiyâcına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve
Peygamberin vârisi olan kişiler kendinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler! Yeni ahkâm
getirmezler.
Dine vaki tecavüzleri ret ve imha eyledikleri gibi, günâh-ı
kebâire dışında görünen güzellikleri emr-i ilâhîyeye gölge düşürmeden asra uyumlu yaşanacak
güzellikte cümle Allah kullarına bildirmekle, yaşantısı ile de örnek, Hz.
Allâh’ın vazifelendirdiği, Allâh’a mahsus olan varlıkta
haddini bilen, her hâli ile Hz. Allâh’a muhtaç olduğunun farkında olan
Allah fakirlerinin hizmetkârı, bu fukaraların hizmetçisi.
Peygamberinin de verâsetini taşıyan kâmil insan, umumun rahmet-i
ilâhîyesi kıyamete kadar bakîdir.
Sonsuz rahmet-i ilâhîyenin anlamı budur. Aksini düşünmek Hazret-i
Allâh’a noksan sıfat isnad etmektir küfürdür!
Bu rahmetlerin zuhur mercii evvelâ simalarda vârisü’n-Nebî,
nedim-i ilâhî, mü’min, müttaki, samimi derviş kullarının her muâmelatında müşâhede etmek
mümkündür. Aksini düşünmek irfanîyette mânâ noksanlığıdır!
Peygamber efendilerimizi
daha evvel gelenleri tasdik, sonra gelecekleri müjdeleyici olarak, asra uyumlu
kullarının tekâmülüne göre lütfetmiştir Hazret-i Allah...
Îmanın şartı olan “Âmentü’nün” mânâsı budur; îmana gölge
düşürmeyelim!
İnsanlar arasında “Sen benim gibi inanmıyorsun, kâfirsin,
gâvursun” diye hakîkat dışı düşmanlık yapmayalım!
Yeryüzünde bu yönlü ilmin alıcısı kalmadı. Hele asrı idrak eden
benî âdem toplumlarında müşteri hiç kalmadı! Hele bugünlerde asrın güzelliklerini idrak ederek
yaşayan insanların dostluğuna çok muhtacız!
“Allâh’ın dostluğu bize yeter” diye kendini
avutma!
Sözün gerçeği bu değil. Bâriz görülen Allah
düşmanlarından dost edinme.
Ama merhametsiz de olma, onlar için de dua et:
Allah kabul eder veya etmez.
Sen Allâh’ın rahmet ve merhamet sıfatından uzak
durma. Bu türlü meziyetlerde az da olsa rahmet-i ilâhînin dünyadaki tecellisi de rahmettir!
Dünya mendupdur, güzeldir. Dünyadaki kazanç hiçbir yerde yoktur.
Ne kabirde, ne mahşerde! Gafil olma!
Dünya benî âdemin rahmet kaynağı ve mânen ihyâ yeridir!
Bâzı dergilerde, gazetelerde, video kasetlerinde, cd bantlarında
(sayısını bilmiyorum)
sohbetlerim ve mülâkatlarım vardır.
Tasavvufu Bugüne Göre Nasıl Yaşayacağız? Şerîat-i Muhammediyye’yi Bugüne Göre Yaşamak Mümkün
Mü?
Mânâ değişmeden, asra ve zamana
göre içtihatla yaşamak elbette mümkün! Çünkü asra göre tertîb ve tanzim-i ilâhî kullarını
tarih boyu rahmetini cümle kullarına bu minval üzere ihsan ve ihyâ eylemiştir. Gafil
olma!
Evet, bugün de, yarın da verilen ömür müddetince insan olmaya
namzet benî âdemin kıyamete kadar yaşaması elbette mümkün kılınmıştır, amma tertib, tanzim ve
kasd-i ilâhî ne yönlü ise yüzde yüz olmasa da âdem iken insan olmaya yönelik yaşantısında kul
Hz. Allâh’ın varlığına ve emrine samimi olduğu nisbette, samîmiyetini ölçme
terazisi cüz’i de olsa âdeme de bahşedilmiş ayarını sen de beğendinse şüphe etmeyesin, insan
olmaya namzetsin!
Şüphe etme. İzlediğin yolunun ismi sırat-ı müstakîmdir! Din ismi
ise ind-i ilâhîde tek olup Hz. Allâh’a inanan, dünyada yaşayan tüm insanlara
ihsan edilmiş mânâsı ile anlamı ile tek din ismi İslâmiyettir!
Fakat “Biz arza nice
nice âyetler indirdik” hitâbını bilenlerle istişare etmeden
hüküm verir isen içinden çıkamazsın. İcraatın hayır iken şerre dönüştürürsün. Medeniyete,
teknolojiye, cumhuriyete, demokrasiye, insan haklarına, lâikliğe, tasavvufa, aklın ötesinde
metafiziğe dahi karşı çıkarsın! Bu hâlini de “Şerîat-i
Muhammediyye’dir” diye pazara dökersin. Elbette alıcı bulamazsın. Buldun mu?
İslâm’ı yaşamak isteyen kültürlü insanları da Şerîat-i
Muhammedî’den öyle kaçırdın ki, kelime olarak dahi duymak istemezsin “Onlar îmansız kâfirler” diye laf ebeliği yapma.
Peygamber efendilerimiz Allâh’ın rahmetinin
sonsuzluğundan bahsettiler. Müstesna yaratıldıkları hâlde “Bizler de Hz. Allâh’ın rahmetine
muhtacız” dediler. Bu türlü îman ve tutumları ile emr-i ilâhîleri tebliğ
ettiler. Uzun lafın kısası hep rahmet-i ilâhîyeden, aşk-ı ilâhîden bahsettiler, kulluğun zevkini
anlattılar, verdiler. Rabbım cümlesinden râzı olsun, şefaatlerine nâil kılsın. Âmîn!
Allâhu Teâlâ Hazretleri’nin
Kur’ân’ın çok yerinde bahsettiği evliyâ’ya anlamı mânâsı uymayan dost diye çarpıttığın gerçekler
sana neye malolacak Allah bilir?. Ehl-i aşka neye maloldu, ölçe biliyor musun?.
Evliyâyı telaffuz etmediğin gibi mânâdan dışladığın müddetçe
çarpık yolunda dahi yaya kalırsın. Bu abd-i âcize itimad et!
Allâh’ın kânunlarını hiç
bir beşerî kânun iptal edemez. Ediyormuş gibi görünse de netice
hüsrandır!
Elbette, bahşedilen cüz’î irâdeni kullanacaksın. Küllî irâdeyi
dışlamadan, harama helâl, helâle de haram demeden, hasbe’l-beşer, gerek bilerek, gerekse
bilmeyerek, hataya düştüğünde sonsuz rahmet-i ilâhî tövbe istiğfar kapısını kıyamete kadar açık
tutuyor. Bizim âczimizi bizden iyi biliyor.
Hazret-i Allâh’ın afv u mağfiretinin sonu
yoktur. Yeise kapılma, samîmi ol; samîmiyet: îmanın dışa yansıdığı zaman zuhur eden meyvesi ruha
ve cesede de sürur verir, o sürur ebedidir geri alınmaz!
Hz. Allâh’a şirk koşma. Cüz’î irâdeni kullanman
her şeyin güzelini, iyisini, zamana göre uygun olanını alman tertîb-i tanzîm-i ilâhîyedir!
Bu güzelliği bulman için seni salâhiyetli ve vazifeli kılmış Hz.
Allah ve kuluna hitaben:
“Bu âlemi ben
yarattım. Ey insan, sen tanzim edeceksin” “Yeryüzünde halîfemi yaratacağım”
hitâbı, “Yaratılışın sırrı Hazret-i insana
secde edin” buyruğunun anlamı İblis ve o türlü yaratıkların
idrâkinin dışında oldu nedense. Allâh’u âlem yeteri kadar kendini bilmeden
Allâh’ı ve “men araf” sırrının nedenini bildiklerini
zannedenlerin varlık iddiaları!
“Men
arefe nefsehu fekad arefe rabbehu” (nefsini bilen Allâh’ı
bilir) buyuruldu.
Yaratanını bilmek yaratılanı bilmekle ve nefsini bilmekle başlar
öğrenim yeri dün dünya idi, bugün de dünyadır! Yarın başka beklemeyesin.
Kulun Yaratılışının Nedeni Aşktır
Aşk-ı ilâhîyenin öğrenim dalı ise
tasavvuftur! Öğretmenlerine mutasavvıfîn denir. Yol ismi ise tariktir, cemi
tarikattır! Talebesinin yani, sâlikinin ismi ise derviştir. Okuduğu virdi günlük dersi o kuluna
Hz. Allâh’ın bahşettiği, ihsan eylediği aşk rahmetidir. Nevisini ve adedini
peygamber efendilerimize, Peygamber Efendimiz’inde dervişin ind-i ilâhîden vazifeli kılınan
mürşidi bu rahmet-i ilâhîyeye vesile kıldığı ehl-i aşka lütfedilen avama dahi ihsan edilen
rahmet-i ilâhîyeler. Cümlesi vesile ile elde edilir!
Güç ve varlık her şeylere kadir
olan Hz. Allâh’a mahsustur!
Terazi; îman ağacındaki görülen meyvelerde, müşâhede edeceksin.
Nefsini bilmiyorsan Allâh’ı da yeteri kadar bilmiyorsun, demektir. Şu hâlde bu
zâfiyetten ne bekliyorsun?! Gurur, kibir, ucub, varlık, benlik meyvesinden başka meyve mi
arıyorsun?
Ne ekersen, onu biçersin. Rahmet ararsan, rahmet bulursun.
Nefsinin esiri olursan, zarar görürsün!
Ne kadar güzellik varsa dindir, güzellik yok ise lâ-dindir, din
değildir.
Vallâhi güzel etmiş,
Billâhi güzel etmiş,
Ne’ttiyse ezelde etmiş.
diyen, gerçeği görüp, yaşayan ehl-i hakîkat ne güzel anlatmış, anlayana.
“Biz arza nice nice âyetler
indirdik” : Arza inen âyetler Allâhu Teâlâ ve
Tekaddes Hazretleri’nin fiilî sıfatlarında ihtişamıyla zuhur etmiş âyetlerdir. Kur’ân-ı Kerîm
beyyinattır. Yeryüzünde zuhur eden âyetlerin kelâmla ifadesidir. Yeryüzündeki ve gökdeki
âyetleri her kişi okumaya muktedir olmadığından, peygamberini ve vârislerini yardımcı kılmış.
Bi-lâ-istisnâ, “kullarım rahmetimden istifâde etsinler”
diye. Sakın bu türlü sebeplerin zuhur ettiği şahsiyetleri
Allâh’a eş görme, ilâhlaştırma. Çünkü bir yere kadar Cehaletinden mâzur
görülürsün, cehaletindeki samîmiyetinden ötürü. Amma neticede dikkat et!
Hep mazur görmezler gayretullah’a dokunursun. Her zaman samimi
olamazsın bu yolun şarlatanlarına dikkat et Bu türlü iddia sahipleri mânâ mukallitleri seni
“hikmettir” diye kandırmaya çalışırlar. Aldanma.
Mecnunda velâyet olmaz!
Sahtekâr yalancı düzenbazlardan, bu türlü kurnazdan mürşit olmaz!
Mutlaka, Hazret-i Allah, onun hilesini az da
olsa sana samîmiyetin kadar gösterecektir. İyi düşün, samimi değilsen ne göreceksin? “yemin
ettim, söz verdim” diye kıymetli zamanını o mukallit için öldürme. Ona verdiğin söz de, yaptığın
yemin de geçersizdir!
“Hz. Kur’ân’ın ışığının zamana
yansımasını” irşâd vazifem ve emr-i ilâhîye ve zamana uyum sağlamanın verdiği
sıkletin dönüştüğü zevkle anlatmaya çalışıyorum:
“Tasavvuf nedir?”
“Yirmibirinci asırda tasavvufî anlamda Şerîat-i Muhhammedî ile
İslâm nasıl yaşanacak?”
Tekrar ediyorum: “Semâvî olan her din
İslâmiyet’tir.”
Daha geniş açmaya çalıştım, inşallah. Zamana göre yaşamanın
İslâm’a uygun olanlarını ara bulduğun zaman tâbi ol mutmain olamıyorsan samîmiyetle Hazret-i
Allâh’a sor. Cevabını almakta ısrar et fakat haddi aşma, sabırlı ol. Neticeyi
Allâh’tan bekle, başkalarına inanma!
“Hikmet mü’minin kayıp
malıdır. Nerde bulursa alsın.”
Günâh-ı kebâire dışındaki güzellikleri al. Güzeli al, katılaşma.
Dünü yaşayamazsın. Gün bugün. Güzeli bul, yaşamaya bak, emr-i ilâhîye uyan güzellikler senin
kayıp malındır, çekinme al.
Kırk dokuz senedir mânevî vazifemin bu abd-i âcize verdiği bilgi
ve Hazret-i Resûl-i Ekrem Efendimiz’in işaretleri ile arzdaki âyetleri azda olsa müşâhedemle ve
Rabbımın bahşettiği mânâ zuhuratı ile derim ki:
Bugün yeryüzünde geçerli idare tarzı Cumhuriyet’tir! Dergilerde,
gazetelerde, medya ve kanallarda sohbetlerimde hayli bahsettim. İslâm’a uygundur!
Özet veriyorum. İzah edeceğim, ileride inşallah. Cumhuriyet
Demokrasi ile birlikte yaşanıyor ise mânâsı tahakkuk ediyor ise güzeldir!
İnsan haklarına riayetkâr olunması bakımından lâiklik de gerçek
din ve vicdan hürriyetini ihlal etmiyorsa, cidden kasıt insan hakları ise güzeldir; güzellikse
senin kayıp malındır çekinme al!
Hazret-i Resûllullah Efendimiz’in hayatlarında lâikliğin aslını
bâriz olarak görebiliriz bu güzellikleri göremiyorsak kabahatı nefsimizde arayalım!
“Bu
dünyada a’mâ, âhirette a’mâ.” Kahır hitâbına hissedar değilsen görürsün.
Peygamber Efendimiz de buyurdular:
“Bu
dünyada görmeyen âhirette göremez.”
Kavl-i Mustafa’dır bu. Görmek yalnız baş gözü değildir. İnsanın
zâhirî beş gözü vardır! Bunların hepsi görmek diye izah edilir! Ayrıca, bâtınî hisler de beş
adettir: Hayal, hâfıza, müfekkire, müzekkire, hatıra diye izah edilir!
Teknolojiden, medeniyetten buna benzer güzelliklerden kaçamazsın
ve İslâm’a mâni gibi göstermekle İslâm’a, bilmeden zarar verdiğini bilesin!
Bu hâlimiz ile hem yakınlarımızı hem de dünya insanlarını birini
diğerine düşman ettiğimizi, bütün inançlardan tarih boyu düşmanlık zuhur ettiğini görmek
mümkündür!
İslâmiyeti yaşanmayacak
hâlde gösterilen, kulu Allâh’dan kaçıran, cehennemi anlatmaktan başka sermayesi
bulunmayan, katı kurallar kıyamete kadar devam etmez, inşallah!
Dünya küçülüyor, teknoloji ve medeniyetin bütün insanlığın malı
olduğu iyi anlaşıldı!
Bedevîlik medeniyete dönüşüyor. Afrika’nın en ücrâ yerlerinde
dahi bedevîlik tarihe mal olmaya başladı. Bu terakkîde yerini iyi ayarla, geriye dönme.
Allâh’ı (c.c.) ve Resûlullah’ı gücendirirsin.
Hazret-i Resûlullah buyurmadı mı:
“İki günü biri birine eşit
olan ziyandadır.”
Biliyorsan, Allâh’ın rahmetinin nâ-mütenâhî
olduğunu, anlat!
Âdem’i rahmetinden halkettiğini anlat!
Güzeli görüyorsan, anlat!
Kardeşliği yaşıyorsan, anlat!
Dostluğu, insanlığı anlat!
Dünyanın en çok kazanılacak yer olduğunu anlat! Bilmiyorsan,
lütfen sus!
Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
“Siz insanları medhü senâ
ederken ileri gitmeyin. Noksanlıklarını görürsünüz; mahcup olursunuz. Zem ederken de
ileri gitmeyin. Güzelliklerini, iyi yönlerini görürsünüz; utanır, mahcup olursunuz.”
İnsan budur.
Yalnız Peygamber Efendilerimiz mâsum yaradılışlı olup, günâh
işlemezler. Evliyâlar mâsum değillerdir. İnsan iki tarafa da meyleden bir nefse ve yapıya
sahiptir.
“Hayrihî ve şerrihî.” İradenle dünya hayatını
emr-i ilâhîyeye uygun kılmaya çalış zaman çok kıymetli zamanının kadrini bil. İnanan insanlar
için nefsin terbiyesi olduğu gibi ruhunda terbiyesi vardır. İnsan terbiyeye muhtaçtır. Aldığı
terbiye îmanı nisbetinde kendisini gösterir!
Tıynetinde bozukluk olan
benî âdemi hayatı boyu sırtında taşırsın, bir gün hasbel-beşer ayağını yere bastırdığın
zaman nankörce “Niye yere bastırdın!?” diye canına el atar!
Allâh’ı bilmeyen, ilâhî terbiye almamış insan
cehaletinden dolayı nankördür!
İlahî terbiye almış, edepli insan, yaratılışın sırrı “Yeryüzünde halîfemi yaratacağım” hitâbının tecelli
mercii gerçek insan!
Bilgisiz kişilerin nankörlüğünden Rabbime sığınırım. Bilen
insanlarda buna benzer, normal olmayan hâllerin zuhûru ender görülse de tahrîbâtı büyük olur!
Cehaletten kurtulmamış benî âdem cehlinden dolayı hiçbir zaman
mâzur değildir!
Hazret-i Allah, Dâvut aleyhi’s-selama:
“Yâ Dâvûd, cehaleti özür olarak kabul etmiyorum”
buyurdu Hz. Allah!
“Cehaleti
de Hz. Allah yarattı” demek kasd-i ilâhîye uygun olur mu hiç?!
Dünyanın yaradılışdaki
sırrı bilir isen, yaratılışa aykırı fikir üretmekten içtinap edersin!
“Cahil insan kimin arabasına binerse onun türküsünü
söyler.”
Bu kişilere halkın verdiği âlim sıfatı yağcılıktan başka nedir!
Çarpık Zihniyet Değişmeli
Kadın çeşmede su dolduruyordu. Söz gelişi, alışkanlıkla
“İlâhî, Köroğlu, gözün kör
olsun” deyince, tesadüf Köroğlu’da orada idi. “Teyze, Köroğlu sana ne
yaptı?” diye sordu.
“Ne bileyim evlâdım, herkes
böyle diyor, ben de öyle diyorum”
Ne zaman kurtulacağız bu mukallitlikten?!
Sene 2004. Seksen beş yaşındayım. Hayat mektebinin hemen hemen
hayli dallarında stajım var. Çocukluk ve gençlik senelerimde yaşadığım, anlayamadığım, hâlâ
ölçemediğim... Maalesef hep böyle mi gidecek? O günleri az çok yaşayan, daima gerçekleri arayan,
buldu mu, hayatı pahasına da olsa onu muhafazaya çalışan bu abd-i âcizi böyle lütfu ile yarattı
Hâlık-ı Zülcelâl. Müteşekkirim. Hamd olsun, gördüm ki, bu hâlin alternatifi cehalet ve
nankörlük.
Atatürk Hakkında
Allah rahmet eylesin, Mustafa Kemal Atatürk’e
dindar kesim “mehdi, resûl” dediler. Yapılan kurtarıcı icraatlarının başka türlü izahı mümkün
değildir. Halk arasında en büyük taltif bu türlü iken, daha on sene geçmeden nedense fikirler
tamamıyla değişti. “Aydın geçinen insanlar Atatürk’ü kendi
inançlarına göre ilâhlaştırdılar. Dindar geçinen insanlar da Atatürk’ü ne kadar küfürde
gösterebiliyorlarsa o kadar âlim olduklarını zannettiler ve ispatlamaya çalıştılar.”
Bu türlü çarpık zihniyet hafifledi, fakat hâlâ silinmedi.
Darvin’in çarpık faraziyesinin üfürük yenilikçilerin
hafızalarında zaman zaman dışa yansıdığı gibi!
Darvin kendi fikrini kendi çürüttüğü hâlde Darvin’in eski tezine
devam bizim malûm kişilerin işine geldi.
Örneğin:
3 Mart 1985’de çıkan Nokta dergisinde Atatürk’e mehdi resûl
denildiğinden bahsetmiştim.
Çok gazete ve dergilerde mülâkatım, hakkımda yazılar ve medyada
sohbetlerim vardır.
En güzel idare sistemi olan Cumhuriyet’i bizler kurduk. Bizlerden
kasıt zihniyettir. Şahit mi gerekli: İlk Meclis-i Mebusan kimlerden müteşekkildi? Lütfen iyi
bak! İleriyi gören şeyh efendiler, hakîkati idrak eden hoca efendilerimiz değil mi idi?
Hayati tedirginlik olduğu hâlde Mustafa Kemal Paşa ile gönül
birliği yaparak, bu vatan ve necip millet için hayatlarını hiçe sayanlar; onlar iyi
biliyorlardı, Peygamber Efendimiz’in “hubbü’l-vatân mine’l-îman”
buyurmasını!
Vatan sevgisi olmayanın îmanı da olmaz. Zamanımızdaki hâdiseler
daha açık göstermiyor mu, bu hadîs-i şerîfin sıhhatini?
Yazıklar olsun... Vatan sevgisini kaybetmiş fakat Atatürk
hayranlığından bahseden gafil, gülünç insanlar zamanımızda az değil.
Allah rızâsı için sen ben davasını bırakalım
vatanımıza sahip olalım. Bilmeden, büyük insanların büyüklüğüne leke düşürmeyelim. Bugün vatan
olarak elimizde mevcut olan Atatürk’ün canını fedadan çekinmediği vatan değil mi?
Bu vatanın gerçek mübârek evlatları Türk kardeşim, Kürt kardeşim,
Çerkez kardeşim, Laz kardeşim, Gürcü kardeşim... Daha nice nice kardeşlerim.
Allâh’ımız bir, dünya kardeşlerim, şimdiye kadar bilmeden, cehaletimizden
düşman yaşadık. Bütün insanlar dostça yaşamaya mecbur.
Çünkü; tertîb ve tanzimi ilâhîye göre yaratılışın sırrı olan
insan dünyayı gün-be-gün ilmî ve yaşantısı ile küçültüyor.
Müslüman kardeşim bu değişime sende uymak mecburiyetindesin!
Allâh’ın emirlerinin nedenini görebiliyor azda
olsa bilebiliyorsan. Semâvî Din ki İslâmiyettir, tevhit dîninde insanlık ve kardeşlikten başka
bir şey göremezsin.
Ehl-i tasavvuf, ehl-i hakîkat gerçeği şöyle ilân ettiler:
“Yetmiş iki milleti bir gözle görmeyen
halka müderris olsa da, hakîkatte âsidir.”
Vatanın kurtuluşunda hayatları pahasına emekleri geçen, şüheda ve
gazilerimizi rahmetle ve minnetle anıyoruz. Makamları cennet olsun!
Cumhuriyet’ten evvel, Cumhuriyetten sonra, diye bu vatanın
kahraman evlatlarını bölmenin İslâm’ın, insanlığın adâlet yapısına ters düştüğünü senelerdir
gördük.
Özet olarak izaha çalışacağım. Yoksa bu kitapçığın hacmi de,
yazarı da bu türlü rahmet-i ilâhîyî anlatmaya yeteri kadar muktedir değildir!
Yanlış anlama! Bir beşeri ilâhlaştıran, Allâh’ın
bahşettiği güzellikleri görmeyip nankörlük yapanlar, başkalarını küçümsemeyi ilericilik veya
dindarlık zannedenler, dindar kesime karşı çıkmayı aydın kişilik olarak görenler lütfen kabul
etsinler dalâlettedirler!
Kabul edilsin yâhut edilmesin şu gerçeği bu türlü vazifem
olmasından ötürü ifade ederim ki: Bugün Şerîat-i Muhammedî’yi az da olsa bid’at ve hurafeden
sıyrılmış, teknoloji ve medeniyetten yine az da olsa nasibini almış olan bu vatanın
evlâtları değil mi?
İslâm devletlerinin hepsinden ileri olan yaşantımız, çağın
yaşantısına daha çok intibak ettiğimizi ifade etmiyor mu? Ama yeter mi? Elbette yetmez! Medenî
devletlerle arayı çok açmışız. Büyük bir gayretle önce onlara yetişmeye, sonra da geçmeye
mecburuz. Çünkü en mütekâmil şerîata tekâmül ve her sahada benî âdemin yaratılmasının nedenine
asra uyumlu mütekâmil toplumlar yaraşır değil mi!
Atatürk’ün de düşüncelerinin maksadı ve gâyesi bu idi. Bâzı aklı
ermeyen dindarlar Atatürk’e “dinsiz” dediler, bilemediklerinden!
Allâh’a yeteri kadar inanmayan, aydın geçinen
bâzı zümreler de Atatürk’ü kendilerine yakın gösterip, Hz. Allâh’a inanan
kitlelerin zaafından istifâde ederek dinsizliklerine medar olsun diye Atatürk’ü dinsiz
göstermeye çalıştılar!
Bu abd-i âciz az da olsa o günleri yaşamam ve itimada şayan
büyüklerimden edindiğim intiba ve senetlerle isbat ederim ki;
Atütürk dinsiz değildir; Allâh’ın varlığına
inanan, âhir zaman Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’e hak peygamber
olarak inanmış!
“O’nun getirdiği hakîkatler
aynen tatbik edildiği zaman kurtuluşa erersiniz” diyen bir büyük insandır.
Fatih Çekirge’nin ATV’de “İktidar Oyunu” programında okumak nasip
olmuştu. Aynen yazıyorum:
“Atatürk ölümünden on beş gün önce kendine geldiği zaman, dünya
müslümanlarına şu mesajı vermiştir:
“Bütün dünyanın müslümanları,
Allâh’ın son Peygamberi Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) gösterdiği yolu
takip etmeli ve verdiği tâlimatları da tam olarak tatbik etmeli! Tüm İslâmiyet’in
hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli! Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve
kalkınabilirler.”
Mustafa Kemal Atatürk, bu mesajı başbakan ve dışişleri bakanı
vâsıtası ile dünyaya açıkladı!
(Prof. Dr. Hanif Fauk, Urduca Yayınlarında Atatürk, A.Ü. Dil,
Tarih ve Coğrafya Fakültesi yayınları, Ankara 1979, s. 102)
Atatürk’ü iyi tanı, hürmet et.
Geçmişteki idarecilerini de tanı ve hürmet et.
Hele Sultan Vahdettin Han için “vatan hâini” diyenleri
Allah ıslah etsin. Zamanla tarih daha tafsîlatlı yazar, inşallah!
“Atatürkçü şeyh olmaz” diye ahkâm kesenlere derim ki:
Atatürkçülük diye ne bir din, ne mezhep, ne de meşrep var. Bu
vatanın, milletin kalkınması için o
günkü imkânsızlıklar içerisinde “vatanım ve milletim” diye kıvranan büyük
insanı takdir etmeye mâni olacak bir şeyi
kabul etmem mümkün değil. Sen nasıl aksini düşünüyorsun? Biliyorum ki doyurucu bir izah
yapamayacaksın. Çünkü öyle bir sermaye mevcut
değil, tutarsız cehaletine doğrusu hayret!
KUR’ÂN-I KERÎM’DEN ÂYETLER (2. BÖLÜM)
Yanlış Dini Bilgiler
Eûzü Billâhi Mine’ş-şeytâni’r-racîm
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“İslâm’a çağırırken
Allâh’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir.
Allah zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.” (Sâf
Sûresi, 7)
Bu âyet-i celîlenin anlamına halel getirmeden yazmak istediğim
yazımı Allah rızâsından başka bir şey düşünmeyen, mânen verilen vazifenin
mesüliyetini müdrik abd-i âciz, yaşadığım şu zamanda gerek şer’î ve gerekse tasavvufî
yaşantılarda bilmeden, tarih boyu kalıplaşıp, Allâh’ın rahmetini beşerin zayıf
irâdesinde görmeye kalkışmak, “başkası makbul değil” anlamında olan hâl ve hareketlerin İslâm’a
hizmet olmadığını, aksine, bilmeden İslâmdan insanların uzaklaştıklarını ve çıkarcıların da bu
durumu istismar ettiğini bilmek, gençliğimden beri beni huzursuz bırakan bütün beşeri gâvur ve
kâfir görmek, bi-lâ-istisnâ hepsini cehenneme atmak...
Maalesef benim de İslâm anlayışım evvelleri bu idi. Rabbimin bana
bahşettiği îmanla çelişki hâlinde idim! Huzur bulamıyordum. Başka türlü ne anlatan, ne de
dinleyen vardı.
Asrı tanıyan, haramiyeti kesin olanın dışındaki benî âdemin
ihtiyaç duyduğu güzellikleri arayan aydın kesimi aydınlatacak, ikna edecek bir merci de yoktu!
Olsa da zamana göre yeterli olamıyordu.
“Din, aklın ve naklin ikisinin de müşterek dâvâsı olduğu
hâlde maalesef ayrı görülmüş, mücerret ilm-i kelâmdan başka bir şey kabul etmeyen ilm-i
kelâmcılar, yalnız irâdeden başka ilim kabul etmeyen ehl-i tasavvufçuların dalâlette
olduklarını bildiren tefsir sahibi ulemânın beyânı bu veçhiledir!”
Sonsuz rahmet-i ilâhîye yaşantımda çok zaman bariz hissettiğim,
Kanal 6’da da dile getirdiğim bir konuyu bir daha tekrar ediyorum: “Samîmiyetle insan Allah için ne yapıyorsa ibâdettir,
rahmettir!” Ama fazlasına samimi olamıyor ise Allâh’ın
emrine uygun, Hazret-i Resûlullah’ın sünnetine sureta uyumlu yaşantıya ittiba edip bu hâlini
hayatının sonuna kadar götürebildi ise, taklidi îman denilse de sonsuz rahmet-i ilâhîye
deryasından o kul da nasibini alacaktır! İnşallah, daha açmaya çalışacağım!
Yaratılışın sırrı olan Lâ ilâhe illallâh’ı
dilden bırakmayalım ve mânâsını yaşamaya çalışalım. Bu bütün insanlar için telaffuzu geçerlidir.
Anlamını yaşaması ise onun için sırat-ı müstakîmin kelâma dönüşmüş şeklidir!
“Andolsun insanı biz
yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona verid damarından da
yakınız.” (Kaf Sûresi, 16)
Tıp otoritelerinin izahına göre, bu
âyet-i celîleyi cümle ulema yalnız boyundaki şah damarı diye yanlış tefsir ettiler.
İnsan vücüdunu teşkil eden bütün hücrelerde mevcut verid damarı
bütün vücudu ihata ettiğinden kasd-i ilâhî sıhhatli mânâ budur.
Îmanla bütünleşen İslâm kıyamete kadar beşerin dünyasında ve
ebedi yaşantısında en büyük düsturdur. Çünkü İslâmi nizam, nizam-ı ilâhîyedir! 1400 senedir
Muhammed ümmeti de bu rahmete nâil olmuştur. Rabbım emr-i ilâhîye zamana göre içtihatlı uyum
sağlayan ve dünyaya örnek müslüman ve insan eylesin, âmin!
Emr-i ilâhîyi yaşamakla yükümlü İslâm terakkiye her zaman
müsaittir; yeterki, bencillikten, başkalarını hâkir görmekten kurtulmayı bilesin! Bu tür îmanın
kişide mevcudiyeti her hâlinde ve muammelâtında bariz görülebilen ilâhî merhamet sıfatının o
kişideki devamlı açık görünümüdür!
Âmentüde mânâsı ifade edilen îmanın şartı salih kulun
yaşantısındaki görünümü değişiklik arzetmez âmentünün tefsiri mahiyetindedir.
Allâh’a ve elçisine
yakınlığın tecellisidir merhamet!
Bilgeler uyarmışlar hem cinslerini:
Merhametsiz kızı oğluna
sakın alma,
demişler...
KUR’ÂN-I KERÎM RAHMET-İ İLÂHİYE İLE DOLU DOLUDUR
Eûzü Billâhi Mine’ş-şeytâni’r-racîm
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Allah sizinle din
uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil
davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adâletli olanları sever.”
(Mümtehine Sûresi, 8)
Çelişkiye düşmeyelim: “Sizinle
din uğrunda savaşmayanları sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapın âdil
davranın. Hazret-i Allah (c.c.) böyle düşünen, böyle hareket eden
kullarını sever.”
Bu âyet-i kerîmenin mânâsı o kadar açık lütfedilmiş olmasına
rağmen, aksini göstermeye çalışan ilim sahipleri neyi ispatlamak istiyorlar.
Hazret-i Kur’ân bu türlü rahmet-i ilâhî ile dolu dolu. Yeri
geldikçe meâl olarak yazmaya çalışacağım ama hepsini, bildirmeye yazacağımız kitapçığımızın
hacmi müsait değildir.
Sakın “Sen âlim misin, yazar mısın, Arapça biliyor
musun?” diye sorma. Arapça bilmenin Allâh’ı bilmek için kâfi
olmadığını iyi biliyorsun.
Bu abd-i âciz, Hazret-i
Allâh’ı Türkçe biliyorum.
Ve Hazret-i Allâh’ın ihsan eylediği irşâd
vazifem var elhamdülillah, ibâdet ve tâat yapacak kadar.
Allah, noksanı, kusuru ile dergâh-ı ilâhîsinde
kabul buyursun inşallah.
Sûre-yi celîleleri inzal olduğu gibi okumaya çalışıyoruz. Biliyoruz ki, mânâsı ile namaz kılmak
takvâ, vera değildir.
“Dost” Kelimesi “Evliyâ”nın Anlamını Ve Mânâsını Kesinlikle Yansıtmaz
Eûzü Billâhi Mine’ş-şeytâni’r-racîm
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Ey îman edenler, benim
de düşmanım sizin de düşmanınız olanları evliyâ edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği
inkâr etmişken onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar, Rabbınız olan Allâh’a
inandığınızdan dolayı Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz benim
yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi
gösterirsiniz? Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden
kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” (Mümtehıne
Sûresi, 1)
Hazret-i Allah kullarının âczine göre her sınıf
insanın anlaması için açık seçik beyan ediyor.
Bir âyet-i kerimede “Anlayabilesiniz diye kendi lisânınızdan peygamberler
gönderdik.” buyuruyor.
Şunu anlatmak istiyorum. Ekseri âyet-i kerîmeler ne tefsiri, ne
de tırnak içerisinde izahı gerektirmez. Bâzı izahlar yazarın düşüncelerine dönüşüyor maalesef.
Örneğin, Kur’ân-ı Kerîm’de Türkçe’de karşılığı olmayan
“Evliyâ” “Velî” buyurulmuştur. Meâl ve tefsir yazan ulemânın (Allah ilimlerini âlî kılsın)
tutumlarının kasıtlı olduğuna inanamıyorum, ama evliyâ’nın anlamını ve mânâsını düşünmek,
tefekkür etmek istemiyorlar!
Dîn-i İslâm’da tasavvufu Şerîatı kabul edemiyorlar. Ediyormuş
gibi mütâlaa ettikleri, akılları, ilimleri ihlas, takvâ, verâ’yı yansıtmadığı için
Allâhu Teâlâ Hazretleri’nin koymuş olduğu Kur’ân’ın çok
yerlerinde mevcud “Evliyâ” lafzını ve mânâsını bu türlü mânâ ve sıfattan uzak avamın her mânâda
kullandığı “dost” kelâmı ile eşdeğermiş gibi ifade etmeye kalkışmak...
Tâbir ettiğiniz mânâ insanlar arasında dostluk değil, bâriz
düşmanlık getirmiştir.
Ümmet-i Muhammed’e ehl-i kitabı da düşman ettik.
Cihanşümul olan Hazret-i Kur’ân’dan evvelki kitapları ve
suhufları.
Hz. Allah İsa
aleyhiselâm’ın irtihâlinden altı yüz küsur sene sonra ihsan eylediği Kur’ân-ı Kerîm’de
semâvî kitaplara ve suhuflara îman edenlere Ehl-i Kitâb diye medhü sena eylediği hâlde,
âhir zaman peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’in zaman zaman Ehl-i
Kitâbla muahede imzaladıkları vakıa değil mi?!
Mescid-i Saadet’in bir
köşesini ayin yapsınlar için onlara tahsis etmedi mi? İsevi olan Habeşistan kralı Necâşî
Hazretleri’nin vefatında gıyabi cenaze namazını kıldırmadı mı?...
El-insaf!
Ehl-i kitabın Hz. Allâh’a îman edenine îman etmeyenine
de, kâfir, gâvur, biraz insaflısı kibarca gayr-i müslim dediler! Semâvî kitapların ve
suhufların cümlesini tahrif olmuş ve hükümsüz göstermeye kalkıştılar ve Hz. Allâh’ın
Kur’ân-ı Kerîm’deki Ehl-i Kitâb hakkındaki beyanına ters bilgi edindiler! Bu zihniyet
(21’nci asır) dünyanın her yerinde devam ediyor!
Hangi şerîattan olur ise olsun, Hz. Allâh’ın
bildirilerine sadık ve muhib gönül ehli, ilâhî aşk nasipli hissedarı âmentüye acabasız îman
ettiği gibi, zevkiyle yaşayan, zikrullahı kendisine vird edinmiş kullarının da yeryüzünde
rahmeti icabı varlıkları kıyamete kadar devam edecektir, şüphen olmasın!
Naehlin ister istemez gerçekleri çarpıttıkları gibi,
emr-i ilâhî diye nakille bağdaşmayan akıl yolunu seçtiler, akılcı din edindiler! Fertler,
milletler, ümmetler ve toplumlararası ilâhî emrin hilâfına düşmanlıkların doğmasına yardımcı
oldular! Bunlar Hazret-i Kur’ân’da Ehl-i Kitâb hakkında Hz. Allâh’ın bildirilerini
okumadılar mı? Okumuyorlar mı ki?..
Hz. Allâh’ın inanmış Ehl-i
Kitâb kullarını kâfir görmekten zevk alan bedbahtlar: yeter! Hiç olmazsa olmayan bu
çarpık insafınızla hemcinsinize insaf edin de, anlamsız din çelişkilerinizden, mezhep,
meşrep kavgalarınızdan masum insanlar az da olsa huzura ersin!
Feylesof Diyogen’in dediği gibi:
“Güneşe
hasret masum insanların ihsan ediyoruz zannederek bilgisizce güneşine durmayın. Gölge
etme başka ihsan istemem.”
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Bugün
size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilen (yahudi,
hırıstiyan, vb.nin) yiyeceği size helâldir. Sizin yiyeceğiniz de onlara
helâldir.
Mü’min kadınlardan iffetli
olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, namuslu
olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mihrlerini vermeniz şartıyla size
helâldir.
Kim inanmayı kabul etmezse
onun ameli boşa gitmiştir.
O âhirette de ziyana uğrayanlardandır!” (Maide Sûresi, 5)
Maddî “Sultân”, Mânevî “Sultân”
Eûzü Billâhi Mine’ş-şeytâni’r-racîm
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Ey cin ve insan
toplulukları, göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin, ama
Allâh’ın verdiği güç olmadan geçemezsiniz.” “İllâ bi-sultân”
(Rahmân Sûresi, 33)
Hazret-i Allah açık olarak buyuruyor ki;
“Siz “sultan”ı bulmadan arzın çevresinden dışarı çıkmaya
yeltenmeyin,
çıkamazsınız.” “Sultân”ın lügatta mânâsı basıcı, aşırıcı güç
demektir. “Mânen sultan” olanlar ise mânen çıkarlar! Bunu ehli bilir. Sultan, o türlü
bahtiyarların mîraçlarıdır. Şunu kesinlikle bilelim ki, Peygamber efendilerimize verilen her
rahmet-i ilâhî evliyâullâha da lütfedilir, fakat aynı olmayıp ilham yolu iledir... İrşada
vazifelenmiş kişilere evham ile ilhamı ayıracak kabiliyet verilmiştir, iyi biline…
Verid Damarı
Eûzü Billâhi Mine’ş-şeytâni’r-racîm
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Andolsun insanı biz
yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona verid damarından da
yakınız.” (Kâf Sûresi, 16)
Verid damarı boyundaki şahdamarı değildir. Tıp otoritelerinin
bildirdiğine göre verid denen damar bütün vücûdu ihâta etmiş damarlardır ki, bağırsaklarda dahi
mevcuttur.
Allâhu Teâlâ Hazretleri insanı
bütün olarak ihâta ettiğini beyan ediyor. Bu türlü hataya düşmemek için Kur’ân tefsir ederken
yâhut meâl yazarken her türlü ilim sahiplerine ihtiyaç vardır. “Benim ilmim müsaittir” diye
enâniyete düşmeyelim. Çünkü Hazret-i Kur’ân cihanşümuldür, kıyamete kadar hükmü geçerlidir.
Boyundaki can damarı diye hataya düşmeyelim!
Hz. Allâh’ın zatına mekân göstermek yeteri kadar zati
sıfatlarını bilemediğinin ifadesidir!
Hz. Allâh’a mekân göstererek günâh işlemeyelim.
Dikkat! Hazret-i Allah zati
sıfatı ile mekândan münezzehtir!
Fiili sıfatı ile her yerde
hazır ve nazırdır.
Bütün âlemde görünen maddî zuhuratlar bi-zâtihi değildir, izâfidir, mecâzîdir. Hakîkatın
madde âlemine yansımasıdır.
“Yerde Allah, gökte Allah” diye hitaplar da doğru
olmayıp hatadır. Dikkat edelim!” Abd-i âciz
Îman İle İslâm’ın Anlamları Farklıdır
Eûzü Billâhi Mine’ş-şeytâni’r-racîm
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Yukarılarda da yazmıştım, amma yeri gelince tekrarında faide
görüyorum.
Bedevîler: inandık,
dediler. De ki: Îman ettik demeyin. İslâm’a girdik deyin! Henüz îman kalplerinize
yerleşmedi. Eğer Allâh’a ve elçisine itaat ederseniz! Allah işlediklerinizden hiçbir
şeyi eksiltmez çünkü çok esirgeyen çok bağışlayandır. (Hucurat
Sûresi, 14)
İslâmiyet doktorindir Âdem Safiyyullah’tan kıyamete kadar
devam edecek din İslâm’dır.
“Allâh’tan başka ilâh yoktur illâ Allah vardır”
diyen kişi Hz. Allâh’ın bildirisine göre o kişiye beşerin müslüman demesi emr-i
ilâhîdir.
Hz. Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz buyurdular
ki:
“Lâ ilâhe illallah diyen
kişi müslümandır, senin kardeşindir. Kaza meydanında dahi kılıç vuramazsın. Vurur isen
katil olursun.”
Kelime-i tevhîdin anlamını, âmentüde hulasa edilen mânâyı
yaşantısında yani nefsinde îman ile yaşıyorsa Hz. Allâh’ın bildirisine göre o kul mü’mindir,
müttakidir, ittika sahibidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minin bildirisi nedir? Bakara sûresi başında Hz. Allah şöyle
buyurdu:
2 Âyet:
“Kendisinde hiçbir şekilde
şüphe olmayan o kitap, müttakiler için bir hidâyet kaynağı ve yol
göstericidir.”
3 Âyet:
“O müttakiler ki gayba
inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan düşkünlere tasadduk
ederler.”
4 Âyet:
“Yine onlar sana
indirilenlere ve senden önce indirilene îman ederler. Âhiret gününe de kesinlikle
inanırlar.”
5 Âyet:
“İşte onlar rablerinden
gelen bir hidâyet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.”
Îman inanmaktır, âmentünün altı şartını inanarak kabul etmektir.
Îmanın 72 şubesinden bahseder ehl-i tasavvuf. İlk basamağı insanların geçeceği yerleri
temiz tutmak; bugünkü deyimle çevre temizliği. Zirvesi ise kelime-i şahadettir.
Birbiri İle Savaşan İnananların Arasını Düzeltmek
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Eğer mü’minlerden iki grup
birbirleri ile vuruşurlarsa aralarını düzeltin şâyet biri ötekine saldırırsa Allâh’ın
buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın eğer dönerse artık aralarını adâletle
düzeltin ve adâletli davranın Allah adil davrananları sever.”
(Hucurât Sûresi, 9)
Arzda nice hâdiseler oluyor ki.. Misâl, iki inanan devletten biri
diğerine saldırıyor, işgal ediyor. Diğer inanan devletler “neme lâzım” mı diyecekler?
Güçlünün zayıfı ezmesine göz mü yumacaklar? Başkalarının hürriyetlerinin çiğnenmesine seyirci mi
kalacaklar? Bu nasıl adâlet anlayışı, nasıl din anlayışı?
Her asırda mevcudiyetleri görülebilen Hz.
Allâh’ın bildirdiği mü’min kulları gerek ferdi ve gerekse toplumsal îmanlarının
dışa yansımasının nedeni meşru bir sebep zuhur etmedikçe biri diğeri ile harp edemez. Zira
meşruiyeti tahakkuk etmedikçe harb etmek zulümdür. Zulümse Hz. Allâh’ın dünya
ve âhiret gazabını celb eder. Bu gibi tecavüzkâr ferdlerin ve toplumlarda mü’min sıfatının
aranmaması gülünçtür! Bu ölçüler ferdi ölçülerdir. Toplum olarak meşru idarecilerin bu yönlü
içtihatlarına tâbisin! Görünümü toplumun icraatının sergilendiği levha akl-ı selim mü’min kişiye
mahrem değildir!
“Siz
mü’minin firasetinden kaçının; onlar Allâh’ın nuru ile bakar” buyuruldu!
Her türlü icraatların meşruiyeti o toplumun müttaki kulunun Hz.
Allâh’a olan îmanının göstergesi olmalı. Hâl böyle iken dahi vatanına tecavüz
ediliyorsa tecavüz edenin şekline ve cinsine bakılmaz. Zira vatan müdafası emr-i
ilâhîdir. “Hubbu’l-vatan mine’l-îman.”
Vatanı olmayanın îmanında
salah yoktur!
21’inci asrın toplumları çok geniş fiziki bilgiye sahip
olmalarına rağmen nâkile itibarının zayıf olmasından emr-i ilâhîye asrın uyumlu
icraatlarının icrası için muâmelatta mânâ zâfiyetinden hayata bakışı gerçeklere karşı
müteredditdir.
Hâlbuki ister anlasın, velevki anlamasın günâh-ı kebâire
dışında olay güzellik arzediyorsa Hz. Allâh’ın buyruğuna uygun olduğunu görmek zor olmasa
gerek!
Toplumlar yeteri kadar gerçeği anlayamıyorlar. Tekrar
ediyorum: Cehlin katı taassubu olsa gerek! Yazık oluyor, kültürü yerinde olan insanlar
gerçeği niçin görmek ve anlamak istemiyorlar? Zamanımızı kasdediyorum. Her zaman içtihat
yapılması emr-i ilâhîye uygun ve elzem iken ilim sahibi zatların toplumların zamanın
içtihatına ferden ve cemî insan toplulukları mutlaka muhtaç iken anlaşılamıyor.
“Çağa göre içtihat neden ihmal
edildi, niçin hâlâ içtihatsız yaşantı düşünülüyor?.. “
Müçtehitler, yetkili kişiler vazifelerini ihmal ederek
emr-i ilâhîleri asra uyumlu anlatılamadığından toplumların emr-i ilâhîyi anlamasına yardımcı
olamadıklarının, mânevî manzaranın görünümü her devirde gerçeği gören gözlerin görmesi
mümkün!
İstisnai rahmet görüşü ve icraatına sen de neden sahib
olmayasın?!
“Bu
rahmet-i ilâhîye yalnız ferde değil cemî kullarına ihsan edilmiştir! Sırat-ı
müstakîmdir!” Bu yolu seçmek kulun ihtiyârına ve iradesine
bırakılmıştır! Bu rahmetler dünya için vardır; dünyadan sonraki gideceğin yerlerde bu imkânları
bulamazsın, gafil olma!
Bu türlü hâdiselerle her an karşılaşabiliriz, karşılaştık da. Bu
emr-i ilâhîyi yeteri kadar bilemediğimizden harp eden taraflardan daha zararlı biz çıkıyoruz.
Açıklayamayacağım, arif olan anlar!
İçtihatsız bırakılan şerîatların mesûl kişilerinin tertîb-i
tanzim-i ilâhînin bazılarının çağa göre yaşanacağını kabullenemediklerinden veya
bilemediklerinden emr-i ilâhîleri ve peygamber efendilerimizin tebliğ eyledikleri çağına uygun
şerîatları peygamber efendilerimizin irtihâllerinden sonra zamana göre müçtehitlerin her mevzuda
olduğu gibi şerîatta da içtihatın çağa göre elzem olduğunun bilincinde olmalarına rağmen, esefle
görülüyor ki şer’î içtihatın günümüze kadar ihmal edildiği gerçek!
Tekrar ediyorum! Şerîatı içtihatsız bırakarak, binlerce sene
tâbileri içtihattan yoksun şerîatları yaşanması güç hâle getirmişler. Çağın yaşanılan ilm-i
zâhir ile ister istemez ters düşmüşlerdir. İçtihadı çağdışı mütâlaa ederek içtihata tâbi dîni
kuralların âlim kişilerde bariz görülmesi gerekirken maalesef onlar da içtihatsız yaşamayı
benimsediklerinden dîni kurallar da çağdışı yaşantıdan kendilerini de kurtaramadıkları gibi,
çağa da uyum sağlayamadıkları günümüzde bariz görülen ve toplumların iptidai yaşamalarına neden
olan gerçekleri görelim artık!
Müslümanlar olarak Hz. Allâh’ın bildiri ve
tertibine göre âczimizle bu gerçekleri görebilir ve âczimizle yaşantımızda başkalarına örnek
olabilir isek, fizikten öte gidemeyen tahsilli, bilgili insanların bilmeden îmanlı insanları
küçümseyerek küfre düşmelerine neden kalmayacağına inanırım!
Bu asırda kudret ve
kuvvet-i ilâhîyi inkâr edecek bir ilim tanımıyorum ve olacağına da inanamıyorum!
Çünkü düşünebilen normal bir insan aradıklarını o rahmet
deryasında şüphesiz bulacaktır.
“Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede bulur ise alsın.”
diye bildirilmedi mi?.
“İnsanları Konuşmalarından Daha İyi Tanırsın”
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Biz
isteseydik onları sana gösterirdik. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Andolsun ki sen
onları konuşma üsluplarından tanırsın. Allah bütün işlediklerinizi bilir”
(Muhammed Sûresi, 33)
Yüz ifadesi az da olsa kişinin dışa yansıtmak istemediği
düşüncelerini yüzünde yansıtır. Yüzdeki gayr-i ihtiyârî mimikler veya renk değişikliği bir
şeyler gösterse de illâ tamâmen ölçüye alınamayacağını, konuştuğu zaman kişinin ne olduğunu daha
bâriz şekilde göstereceğini Hazret-i Allah bu âyet-i celîlede beyan ediyor.
Evliyâullah öyle buyurmuşlardır; “Dilini oynat; sana kim olduğunu söyleyeyim.”
Nûr-ı Muhammedî Rahmeti İlâhîyenin Genel Adıdır. Bu Rahmet-i İlâhîye Dünya Ve Âhiret Devam
Edecektir, İnşallah
Hz. Allâh’ın, levh-i
mahfuzda beyan eylediği “rahmetim gazabımı örtmüştür” bildirisinin zuhurudur. Başka
yönlü düşünmek rahmet-i ilâhîyeyi bilgisizce çarpık mütâlaa etmektir!
Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm
“Bil ki, Allâh’tan başka
ilâh yoktur. Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günâhlarının
bağışlanmasını dile. Allah gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.”
(Muhammed Sûresi, 19)
“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten
li’l-âlemîn (seni âlemlere rahmet olarak gönderdik)” diye buyuran Hazret-i
Allâh’ın rahmet-i ilâhîye verdiği isim nûr-ı Muhammedî. Buna rağmen dikkat!
Ulûhiyete enâniyete düşüp, kendine yersiz süs veren gafiller bu âyet-i celîleyi tekrar tekrar
okusunlar, dikkat etsinler.
“Mü’min
erkeklerin mü’min kadınların ve kendinin de günâhının bağışlanmasını dile”
buyuruyor Hz. Allah (c.c.)
Bir hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyururlar ki: “Allâh’ın rahmeti olmadan kimse cennete
giremez!”
Ashab sordular:
“Siz de
mi, yâ Resûlullah?”
“Evet, ben de”
buyurdu.
Zikirden Uzaklaşanlara Şeytan Musallat Olur
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Kim Rahmân’ın
zikrinden gafil olursa yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz
bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin doğru yolda
olduklarını sanırlar.” (Zuhruf Sûresi, 36-37)
Allâh’ın zikrinden uzak duranlar, zikredenleri
zikrullahdan men edenler, biatlarından, yani Allâh’a verdiği sözden uzaklaşanlar, hangi akla
hizmet ediyorlar?!
Onlar kendilerini Allâh’tan kudretli mi
görüyorlar? Mantıkları ve akılları da nakle itibar etmeden ilâhî ölçüme müsait değildir.
Zira nakille yapılan ölçüye sahip kevnî hakîkatlerle iktifa edip,
dîni hakîkatleri ittiba etmeyenler peygamber efendilerimizin tâbiininden sayılmazlar.
Şerîat-i garrâ dört mevzûda izah edilir..
İlm-i fıkıh, ilm-i kelâm,
ahlâk, tasavvuf.
Fetvâ budur. İlm-i fıkıhın kolları vardır: Mezhepler.
Tasavvufun kolları vardır: Tarîkatler. Bu tertîb-i ilâhîdir. Her
semâvî din de böyledir. Verâ, takvâ, ihlas bununla yaşanır; tasavvufsuz bu rahmet-i ilâhîlerden
nasip almayı düşünmek muhâldir. Akılcılıktan nakle dönüşen ilmin mahsulü olup, bu tür ilim
sahipleri enbiyâ, evliyâ, velî, mü’min müttaki ittika sahibi lafzenın anlamını iyi bilirler ki,
Allâhu Teâlâ Hazretleri’nin “hiç bilenle bilmeyen
bir olur mu?” buyruğu ilme’l-yakîn olduğu gibi, ayne’l-yakîn,
hakka’l-yakîndır. Bu ilme, nâil olup verâset taşıyan bir evliyâyı rehber edinmeden bu rahmet-i
ilâhîye nâil olmak muhâldir!
“Yolun uğramaz ise
peygamber efendilerimize geçti kervan kaldın dağlar başında” diye ne güzel gerçeği dile
getirmişler!
İşte pek çok âyet-i celîlelerde Allâhu
Teâlâ Hazretleri’nin “evliyâ” buyurmasını Türkçe’de aynı mânâyı taşıyan
karşılığı olmadığı için avamın biri birlerine kullandığı “dost” diye tercüme ettikleri bu tâbir,
hiçbir zaman evliyâ’yı ifade etmiyor; bu benzetişle gerçeklerden mahrum bırakılan toplumları
sırat-ı müstakîmden uzaklaştırdığı gibi zararı çok çok büyük olup, cihanşümul olan Dîn-i
İslâm’dan ve cihanşümul olan Kur’ân-ı Kerîm’den toplumların uzaklaşmalarına sebep olunuyor.
“Siz Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin” diye, ayrı bir din imiş gibi bütün
şerîatları dışlarsanız onların Allâh’a olan îmanlarını, resüllerine olan
bağlılıklarını “Lâ ilâhe illallah” diye tasdik
ettikleri hâlde onlara “kâfir ve gâvur” derseniz, îmanın şartı olan âmentüyü kabul ettiğinizi
söylerken Hz. Allâh’ın bildirisine ters düştüğünüz gibi dünyadaki cümle
Allah kullarını gâvur, kâfir, gayrı müslüm deye Allâh’a sadece
inanmış da olsa bu gibi insanlara müslüman diyecek iken peygamberinin getirdiği şerîata samimi
olan bir kişiye.
Hz. Allah mü’min, müttaki
derken, cüretkâr, hangi ilmine istinaden gâvur, kâfir, gayr-i müslim
diyorsun?
Neye istinaden ehl-i kitaba
hakaret ederken Hz. Allah Kur’ân-ı Azîmüşşân’da Ehl-i Kitabı medhü sena ettiğini
okumuyor musun?!
Yahut okuyorsun da
anlayamıyor musun?!
“Elhamdü
lillahi rabbil âlemin” buyruğunu okumadınsa, duymadında mı?
Uyuz itinden vazgeçmeyen
Hz. Allah (c.c.) “âlemlerin rabbıyım” buyurdu.
Varsa eğer elini vicdanına koy ve
düşün!
Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.)’den
sonra elçi gelmeyecek. Verâset-i Nebî olarak nedîm-i ilâhîler ezel-i ervâhta tanzim edilmiştir.
Allâh’ın tertîbi. Hiçbir zaman dünya rahmet-i ilâhîyeden mahrum bırakmamıştır
Hz. Allah îmanlı, zatına karşı samimi olan kulları için
hiçbir zaman bir şey değiştirmez.
“Siz asrı tân
etmeyiniz” buyurdu Hz. Allah.
Ehl-i Kitâb’ın Yiyecekleri Size Ve Sizinde Yiyeceğiniz Onlara Helâldir. İffetlerini
Namuslarını Koruyan Kadınları Mihrlerini Ödemek Sureti İle Nikâhla Alabilirsiniz, Helâldir
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Bugün size temiz ve
iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir.
Sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mü’min kadınlardan iffetli olanlar, daha önce
kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da nâmuslu olmak, zina etmemek ve
gizli dost tutmamak üzere, mihrlerini vermeniz şartı ile size helâldir. Kim inanmayı
kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O âhirette de ziyana
uğrayanlardandır.” (Mâide Sûresi, 5)
Dini nikâh Hz. Allâh’a inanan benî âdeme
kıyılır. Îmansıza nikâh olmaz!
Halk arasında imam nikâhı derler;
bu hitabın gerçekle ilgisi yoktur. Gerçeği dîni nikâhtır.
Muktedir olan herkes iki şahit huzurunda mihrlerini tesbit ederek
emr-i ilâhî üzere kıyabilir.
Türkiyede resmi nikâhta lüzumludur ve şümullüdür.
Şahitler huzurunda Allah anılarak kıyılan nikâh
da geçerli olup caizdir!
Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitâb
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Sözlerini bozmaları sebebiyle onları
lanetledik, kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler.
Kendilerine zikredilen ahkâmın önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı
hariç onlardan daima hâinlik görülür, yine de sen onları affet ve aldırış etme.
Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” (Mâide Sûresi,
13.)
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler, uyarıcılar olarak
göndeririz. Kim onlara inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar
mahzun da olmayacaktır.” (En’âm Sûresi, 48)
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Bu, Ümmü’l-kurâ denen Mekke ve çevresindekileri uyarmak için
sana indirdiğimiz mübârek ve kendinden önceki kitapları doğrulayıcı bir kitaptır.
Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya devam
ederler.” (En’âm Sûresi, 92)
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“De
ki: Allâh’tan başka bir hakem mi arayacağım?. Hâlbuki size kitabı açık olarak
indiren O’dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler Kur’ân’ın gerçekten Rabbın
tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Onun için sakın şüpheye düşenlerden olma.”
(En’âm Sûresi, 114.)
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Yâhut bize de kitap
indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk, demeyesiniz diye. İşte,
size de Rabbınızdan açık bir delil, hidâyet ve rahmet geldi. Allâh’ın âyetlerini
yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir?. Âyetlerimizden yüz
çevirenleri yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezâlandıracağız.”
(En’âm Sûresi, 157.)
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Şüphe yok ki, îman
edenler, Yahudîler, Nasranî ve Sabiîlerden kim Allâh’a âhiret gününe inanır, bununla
beraber sâlih amelde bulunursa elbette onların Rab’leri katında ecirleri vardır. Hem
onlara korku da yoktur. Onlar mahzun olacak da değillerdir.”
(Bakara Sûresi, 62)
Hazret-i İnsân
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Sizden herhangi bir
ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine kulak verin. Çünkü onlar
hidâyete ermiş kimselerdir.”
Bilmem bu âyet-i kerîmeye izah gerekir mi?! Kulakları
çınlasın “Allah ile kul arasına girilmez” diye ahkâm kesenlerin... Evliyânın,
dost diye mânâsını değiştirenlerin... Mânevî âlemden nasibini alacakların nasiplerini tehir
ettirenler, yeteri kadar tatmin olmadığı hâlde, mesleği îcâbı tatmin olmuş gibi icrâ-yı sanat
eyleyenler, bilsinler ki, bu âlem benî âdem hazret-i insan için yaratıldı. Zira hazret-i insan
ayîne-yi Rahmân’dır.
Hazret-i insanda Allâhu
Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin fiili ve subuti sıfatlarının benî âdemde zuhur ve
tecelli eylediği gibi hiçbir eşyada zuhuru görülemez!
Hazret-i insan âlemin küçültülmüş nüvesi. Mânâsı ile “yeryüzünde halifemi yaratacağım”
hitabının tecellisi ve sırr-ı ilâhîdir!
Nûr-ı Muhammedînin zuhur mercii hazret-i insan nazargâh-ı
ilâhî olan insan-ı kâmil!
İnsan-ı kâmilin en büyük rütbe ve makamı ise ne kadar
rahmet-i ilâhî ile yücelirse yücelsin Hz. Allâh’ın zatına karşı yokluktur, abdiyettir. Zira
hiçbir zaman abd rab olmaz, Rabbımız da abd olmaz!
“La ilâhe illAllâhu vahdehu
la şerike leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ kulli şey’in kadir.”
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Şeriki, benzeri de yoktur.
Mülk onundur. Ancak hamd ona mahsusdur. Zira her şeylere kadir olan bi-zatihi Hz.
Allâh’tır.
Benî âdeme Ne Melâikeden Ne De Kadından Peygamber Gelmemiştir
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Senden öncede kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını
göndermedik eğer bilmiyorsanız erbabı zikirden sorunuz.” (Nahl
Sûresi, 43)
Kadın da muhteremdir. Hürmete ve sevgiye lâyık kılınmıştır.
Velâkin bazı yönleri teklifatın erkeğe emredilen yerlerine çok nedenden muvafık kılınmamıştır.
Vücut yapısı itibarı ile zariftir, erkek gibi örselenmeye gelmez. Teni dahi erkeğe nazaran
incedir zariftir. Bâzı hâllerde erkek gibi mukâvim ve tahammüllü olamaz.
Vazifeler Hazret-i Allah tarafından öyle tanzim
edilmiştir. Çocuk doğurma vazifesi kadına verilmiş olup erkek bu hususa müsait yaratılmamıştır.
Çocuk doğurma imkânları ve organları kadında yaratılmıştır. İhtiyaç ve geçim hususunda her türlü
mesûliyet erkeğe verilmiştir. Bazı ahvalde kadın doğurduğu çocuğa süt vermeye de mecbur
değildir. Kâide budur; ama istisnâlar vardır, kaideyi bozar; bâzı kadınlar bâzı erkeklerden daha
güçlü gibi görülse de bu istisnâî hâldir. İstisnâlar kâideyi bozmaz!
“Cennet
ananın ayağı altındadır” buyurdu Hazret-i Peygamber (s.a.v.). Hazret-i
Allah, Kur’ân-ı Azîmüşşân’da:
“Anana babana hizmette
kusur etme, rahmetimden nasip alamazsın. Onlar yanında yaşlandığı zaman onlar hakkında
“uf” dahi demeyesin” buyurdu Hz. Allah (c.c.)
Kadınlar emr-i ilâhîye sadakat gösterdiklerinde
erkeklerden daha çabuk yol alırlar. Tertîb ve tanzim-i ilâhî buna rağmen erkeğe tahsis
edilen vazifeye yaratılışı itibarı ile uygun kılınmamıştır.
Efendi Kime Denir?
Efendilik Peygamber Efendilerimizde sıfat olarak tecelli
etmiştir.
Vârisleri de bu sıfata lâyık görülmüş. “Mevlânâ”
lafzı da aynı mânâyı taşır.
Allâh’ı bir bilip kul olmak için irâdesini
kullanan sâlih kişilere de tarih boyu “Efendi” dene gelmiştir vakıa bu asırda
apartman kapıcılarının başka ismi yok, soyadını efendi olarak telaffuz ederler.
Tekrar ediyorum: Efendilik, isim olduğunun ötesinde kişiye
bahşedilen mânevî sıfat ve mânâ hâlinin ifadesidir.
Bu meziyeti taşıyan işine bakılmadan her kişi efendidir.
Hanımefendilerin de bu taltif-i ilâhîye lâyık olanlarını unutmayalım!
Kalbi Gözyaşları İle Suladığın Zaman Yaptığın Duayı Kâinât Bilir
Evet, kalbi gözyaşları ile suladığın zaman yaptığın duayı kâinat
bilir.
“Bu yaşa hak yolunda Allah c.c için kıyamayanlara aşk
yolunda sefer haram kılınmıştır.”
Bâzı gözyaşları vardır ki, gözünü sulandırmaktan başka bir işe
yaramaz. Allah için akan gözyaşları bir maksada istinâden değil, yalnız rızâ-i
Bârî için olmalı!
“Gözyaşla dolup, kalp hissettiği
zaman benlik gider. İşte, o vakit kul Allah ile konuşmuş olur. Bu hâl
mü’minin mîrâcıdır.”
Gözyaşının tadı Allâh’dan gayri için akıttığın
yaşın tadına benzemez. Dilini dokunup tadına bakarsan diğer gözyaşına benzemediğini, daha tatlı
olduğunu görürsün. Çünkü geliş kanalı dahi başkadır! Ne acıdır, ne de tuzlu. Hakîkat hilkatında
mutasarrıf olarak yalnız onu görmektir!
“Hidâyete ulaştırır, dalâlete düşürür, izzete çıkarır,
zillete indirir... İllet devamı saâdet sahibi olanlara kendisine ibâdet ve tâatı
kolaylaştırır.”
İnsana bahşedilen cüz’î irâde dediğimiz irâde, küllî irâdenin
etkisinde olup, insan yalnız cüz’î irâdesinden sorumlu kılınmıştır. Bu bilgi kişiyi ilme’l-yakîn
olarak rahmete erdirir. Bu mevzûları aklen çözeceğini zanneden, mânâ yoksunu kişiler Kaderiyye
ve Cebriyye mezhebine düşmüşlerdir. Kaderiyye ve Cebriyye Ehl-i sünnet îtikâdı ile bağdaşmayıp
ve-bi’l-kaderi hayrihi ve şerrihi’ye muhalif olduğundan küfürle itham edilirler.
Rahmet-i ilâhî daima yukarıdan aşağıya gelir, kalbe hulul eder.
Kalpden beyine geçer. Kalpte mânâ olur. Beyin ise onu kevnî hakîkatlara dönüştürmeye çalışır.
Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz müracaatında:
“Yâ Rabbi!
Sen ne kadar kulluk yaptırmışsan, o kadar kulluk yaptım, sen ne kadar mârifet verdinse,
o kadar arif olabildim. Yâ Rabbi! Ne kadar zikrettirdinse, o kadar zikrettim”
der!
Hazret-i Allah buyurmadı mı: “Ben kulumu zikretmezsem kulum beni
zikredemez.”
İşte rahmet-i ilâhî daima üstten gelir. Peygamber efendilerimiz
bu gelişin başlıca sebepleridir. Yolun uğramazsa Muhammed’e geçdi kervan, kaldın dağlar başında.
Tertîb-i ilâhîye, tanzîm-i ilâhîye, emr-i ilâhîye uygun olmayan yollar uğramaz Muhammed’e
(s.a.v.).
İşte bu hâlde yaşayana ehl-i tarik, gayrısı vahşî tariktir. Ehl-i
tarike süluk edenler kendi imkânları ile gidilemeyeceğini iyi bilirler. Bu yol tertîb-i
ilâhîdir, Hz. Allâh’ın vazifelendirdiği mürşit gereklidir.
“Her tabîbe âşikâr etme derûn-ı derdini.
Her ne derdin vâr ise eyler devâ: Allah kerîm.”
Tertîb-i ilâhî,
vârisü’n-Nebî, nedim-i ilâhî, evliyâ mensup olduğu peygamberinin şerîatını mânâsını
tahrip etmeden yaşantı ve uyarısını günâh-ı kebâirler dışında, asra uyumlu mânâ
vazifelisi verilmiş kişiye mürşit denir!
Bu sahih mürşitlere biat etmek peygamberine biat etmekten
farklı değildir!
“Bî-kılavuz kim varır Allâh’ına
Reh-nümâsı olmayınca Evliyâ”
***
“Kâmil doğarmış ehl-i hak
Doğmadan evvel anası”
***
Mürşid-i kâmil kime tâlim eyledi
Her varaktan okuyup tefsir-i Kur’ân eyledi.
Levh-i dilden okuyup bî-harf-i ümm-i kitab
Hak Teâlâ ilm-i hıdrı ona ihsan eyledi
Bilmem izaha muhtaç mı? Hazret-i Allah buyurdu:
“Ben kâinatı yarattım, ey
insan,
Sen bunu düzene
sokacaksın.”
Sıhhat ve selâmetin için kapanmış maziyi, meçhul
istikbâli bırak da günü yaşa. Zira hakîkat bu andır, hayat bu demdir!
Peygamberimiz Efendimiz Mekke-i Mükerreme’de sabah
namazından sonra hâl-i yakazada bu abd-i âcize buyurdular ki:
“Ümmetime söyleyin. Geçmiş
zamana göre değil yaşayacakları zamana göre hazırlansınlar.”
İnsanlar umûmiyetle aynı hataya düşmüşler. Tertîb-i ilâhîyi
yeteri kadar anlayamadıklarından, ileriye dönük yaşamaları elzem ve emr-i ilâhî olduğunu
anlayamamışlar!
İçtihadın her devirde
ortaya çıkardığı yorumlanmış din tablosuna diyanet ve şerîat denir!
Bu tablo her zaman çizilecektir. Bu uyarıyı iyi anlamaya
mecburuz. Aksini yaşadığımız zaman ki yaşadık ve yaşıyoruz bedelini çok pahalı ödüyoruz. Yetmez
mi? Ümmetçe ve milletçe zamana göre uyanmaya mecburuz!
Şeyhi Olmayanın Şeyhi Şeytandır
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Ey Âdemoğulları!
Şeytan ana ve babanızı çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini
soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve
kabîlesi sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz, biz şeytanları
inanmayanların evliyâsı kıldık.” (A’râf Sûresi, 27)
Mensup olduğu şerîatından evliyâ kabul etmeyenlerin bu âyet-i
kerîmede beyan edildiği gibi evliyâsı şeytan olur. Bu âyet-i celîleyi ehli tasavvuf,
“şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” diye beyan etmişlerdir. Bunun başka izahı var
mı? Varacağı yerin garibi olan kişi rehbersiz yolculuk yapıyorsa rehbersiz gideceği menzile
doğru varacağını kim iddia eder?
Hz. Allah bana yeter diye
ahkâm kesmeye kalkışma. Hz. Allâh’ın peygamber efendilerimize tebliğ eylediği tertib ve
tanzim-i ilâhîden bahsediyoruz!
Beşer mizacı itibarı ile bir şeyler yapmaya çaba sarf ederse de
“ustasız sanat haramdır” denildi. Hele gayba îmanda mürşidin lüzumu
tartışılmaz.
“Dünyada
hakiki mürşit ilimdir” denildi. Çok doğru; çünkü mürşit eşittir ilim! İlim Allâh’ı
bilmektir.
Peygamber efendilerimiz en çok Allâh’ı bilendir.
Vârisü’n-Nebî, nedim-i ilâhîler de en çok Hazret-i Allâh’ı bilenlerdir.
Delide ve mecnunda velâyet olmaz. Sahte şeyhler mânevî gerçeklere
uygun değillerdir. Amma hakîkat bilgisinden yoksun saf kulları çıkarlarına kullanmışlardır!
Abd-i âciz tetkik ettim, ekserisi düşünce ve hayalinden hiç
çıkaramadığı, çıkarmayı da düşünmediği, mânâ garibi, şeytanın da yardımı ile hemen şeyh
oluverir.
Hayatı boyu yolunu tıkadıklarının sıkletini çeker. Sıhhatli
olmadığını iyi bildiği hâlde, enâniyet bırakmaz ki, gerçeği anlatsın da sahte olduğunu
bildirsin, vebalden kurtulsun!
Mânevî ücreti olmayan, mesûliyetini, hayat boyu sıkletini
taşıdığı gibi yevmü’l-mahşerde de hesabı sorulacak.
Yolunu sarpa sardırdığı bî-çare kulların hakları şüphesiz adli
ilâhî tarafından alınacaktır!
Yerini bulamamış, saf dervişin sanki teselli olduğu bir silahı
vardır. Hakîkat ehli uyarsa da aynı silahı kullanır: O da “Allah” dedirtiyor.
Allâh’ın sıfatına tertibine uymayan, ters düşen,
yersiz ve anlamsız, bu anlamsız kelâm bilgisizce nâ-ehlin uydurması, müflis tesellisidir!
Sonra Gelen Peygamber Efendimiz’in Şerîatına tâbi Olmak Asra Uyumluluk Ve Emr-i İlâhîye De
Uygundur, Kemâlattır.
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Ey Âdemoğulları! Size
kendi içinizden âyetlerimi anlatacak Peygamberler gelir de, kim sakınır ve kendisini
ıslah ederse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
(A’râf Sûresi, 35)
“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye,
o ümmî Peygamber’e uyanlar. İşte o Peygamber onlara iyiliği emreder onları
kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar.
Üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri atar. O Peygambere inanıp ona
saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûra uyanlar var ya, işte,
kurtuluşa erenler onlardır.” (A’râf Sûresi, 157)
Bu âyet-i celîlede Hazret-i Allah daha sonra
gelen Resûl’üne uymayı, tertîb ve tanzîm-i ilâhî olduğunu, asra uyumlu kullarının tekâmülüne
göre gönderilip, insanlar insanlıkta olgunlaştıkça üzerlerindeki ağırlıklarını atacağını
beyanla, sonra gelen Resûl’üne tâbi olmanın daha uygun olduğunu ve yüklerini daha hafifletmekle,
daha rahat dîni vecibelerini yerine getireceğini bildiriyor. Hâlik-ı Zülcelâl Hazretleri tamamı
ile kulun inisiyatifine bırakmış.
Evvel gelen şerîattan daha mütekâmilini lütfetmiş. Daha evvelki
şerîatta kalanlar kâfir ve gâvur, gayri müslüm değildir. Yeter ki, Allâh’ı
tanısın şirke düşmesin!
Yeryüzündeki Ve Gökyüzündeki Âyetleri De Görebilmek Okumaktır!
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Onları doğru yola
çağırmış olsanız işitmezler ve onların sana baktıklarını görürsün, oysa onlar
görmezler. Sen affı tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”
(A’râf Sûresi, 198-199)
Kulluk yapacak kadar Allâh’ı bilmek ilimdir. Hiç bilmemek
cehalettir. Bu hitâb-ı ilâhî mecnuna değil. Çünkü ona teklifat yoktur!
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, onlar bu
delillerden yüzlerini çevirip geçerler.” (Yûsuf Sûresi,
105.)
“Biz arza nice âyetler
indirdik, kâmil insan ve akl-ı selim insanlar okur.”
Bâzı müfessir efendilerimiz der ki; “Kur’ân’daki âyetler
yeryüzüne indirilen âyetlerin beyyinâtıdır.” Bizler maalesef, yeryüzündeki âyetleri
umursamayız. Eskiden tabîat derdik şimdi ise doğa deyip geçeriz Hazret-i
Allâh’ın yarattığı her şey hikmet olduğu gibi her zerre bakmayı bilen insana
beşeri vazifesini anlatır.
“Mü’minin
ferasetinden kaçının onlar Allâh’ın nuru ile bakarlar.”
“O nurun zuhur mercii niçin
olmayasın?
Lâyık olmaya çalış ki
Hazret-i Allâh’ın fiili sıfatlarındaki tecelliyat ve zuhuratına şahit
olasın!”
Hiçbir Beşeri İlahlaştırmayasın
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Onların çoğu ancak ortak koşarak Allâh’a îman
ederler.” (Yûsuf Sûresi, 106.)
Hz. Allâh’ın bildirisi semavi din, tevhîd dînidir.
İslâmiyet’tir. Kendi lisânı ile de “Allah vardır” diyor ise kul, beşer ölçüsü ile
müslümandır!
Başka isim altında din kabul edilmeyeceğini Hazret-i Kur’ân’ın
çok yerlerinde beyan eder Hazret-i Allah!
Hazret-i Allâh’ın
müslüman, müttaki, ittika sahibi, mü’min ismini ve sıfatını vermesi Allâh’a
mahsus olduğu gibi rızâ-i Bârî’ye uyumlu amel ve îman meziyetine ve mizacına göre ölçü ancak
ve ancak Allâh’a mahsustur. Siz bilemezsiniz, buyuruyor Hz.
Allah (c.c.).
İslâmı yaşamanın görünümü, bir olan Allâh’a
ortak ve eş tanımamak, tevhîd kelimesini dilden bırakmayıp mânâsını kabul edip anlamını
yaşamaktır. Bu kadar ferah ve kolay olduğu hâlde her şeyin zor olanında kazancın daha çok
olduğunu zanneden ve içtihatsız şerîatı yaşamakta ısrar eden zamanımızda umumiyetle çok
kişilerde görülen bu hâlin, kendinde varlık görmesinden meydana geldiğini, “dini vecibeleri
yerine getiriyorum” varlığı ve gerçekle yeterince gerçek ile alakası olmayan daha acısı beşerin
naçiz zannı ile bilgisizce peygamberlerini, papa, papaz, haham, hoca ve şeyhleri ilâhlaştıran
cemaatler az mıdır? İşin garibi bunlar kendilerinin mü’min olduğunu zannederler.
“Yerleri ateştir” buyuruyor, Hazret-i Allah.
Tek kelâm, dikkatli ol ne hafî, ne de celi ne gizli, ne
de aşikâr Allâh’a şirk koşmayasın. Eş, ortak tanımayasın onunla şirket kurulmaz, çünkü eşi
benzeri yoktur!
İlm-i Verâset Ezel-i Ervâhla İlgilidir. Tertîb-i Tanzim-i İlâhîdir. Beşer Bu Ölçüye İhtiyarı
İle Kendini Vazifeli Görmesi Mümkün Değildir
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Şüphesiz ki, Allah
insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine
zulmederler.” (Yûnus Sûresi, 44.)
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“De ki; ben kendime
bile Allâh’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sahip
değilim. Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir
saat geri kalırlar, ne de ileri giderler.” (Yûnus Sûresi,
49)
Peygamber efendilerimizin ve evliyâların ilmî, diraset yoluyla
değil, verâset yoluyladır. Yani, okuyup yazmakla değil. Bu ilim amel ve mücâhede neticesinde
elde edilmez. Esas olan ezel-i ervâhta Allâh’ın tertîbi olup, dünyada beşer
bunu sây-i gayreti ile elde etmeye muktedir değildir. “Nefis Hak’tan kaçar. Onu bir yere tesbit
etmeli.” Bu da verâset yolu olup, aksi Kur’ân’ın rûhuna aykırıdır.
Kur’ân-ı Azîmüşşân’da çok yerde “Evliyâ” buyuruldu. Türkçe’de
karşılığı olmadığı için aynen olduğu gibi alınması îcap ederken her yerde, her mânâda kullanılan
“dost” diye mânâ vermek, evliyânın mânâsını yansıtmadığı için, Ehl-i Kitâb’tan îman edenlerinde
Allâh’ın rahmetinden uzaklaşıp düşman olmalarına bilmeyerek sebep olmuşuz.
Kendi aramızda dahi Allâh’ın sonsuz rahmetini bir nebze idrak edemediğimizden,
hakîkatleri gösteremeyip, yakınlarımızı dahi “akılcı” diye diye nakilden
nasipsiz kılmışız. Bu durumda her hâlükarda mânâsız yaşanamayacağını bilenler gerçeği
bulamadıklarından mânevîyatı çıkarlarına kullanan çıkarcıların kucaklarına itilmişlerdir. Samîmi
olanları Allah mahrum etmez, amenna. Bu samîmiyeti ileriye götürebilecek
bahtiyar ne kadar çıkar. Bu türden vazifeli olduğunu zannedenler, bâzı görgülerinin esiri yâhut
da başkalarının iteklemesinden dolayı kendilerine zulmedip, gayrının mes’ûliyetini
üstlendiklerini bilseler dahi artık kendilerini geri alamazlar. Enâniyetleri mâni olur. Buna
benzer nâ-ehlin kucağına iteklenen tarikat kazazedelerinin de Allah emeklerini
zayi etmesin, âmin!
Tekrar ediyorum; bu vazife verâsettir, ezel-i ervâhla ilgilidir.
İnsan bu tertîb-i ilâhîyeyi beşeri duyguları ile çözmeye muktedir değildir. Her şey
Allâh’ın yed-i kudretindedir. Bu ilim diraset yolu ile değil ancak verâset yolu
ile Rabbımın takdiri kadar anlaşılır. Anlaşıldığı kadar da zevki alınır. Mânevî vazifeleri
tertîb ve tanzîme değil âdem, kâmil insan dahi muktedir ve yetkili değildir.
“Ben de sultanım” diyen dünyada
bî-hadd-ü hesâb.
Bende-i dergâh-ı ehlullah olan yüz binde bir.”
Dergâhtan evliyâ terbiyesinde yetişmiş ve turuk-i âliyyeden,
silsile-yi merâtip ve izn-i icâzete sahip olan kul, Allâh’ın evliyâsıdır.
Peygamber Efendimiz’in de vârisidir.
Mânevî vazife Hazret-i Allâh’ın yedinde olup
hayatta bulunan evliyânın tebliği ile zuhuru görülür, şahsın kendi görgüsü ile değil. Allâh’ın
lütfu ile olur. Hazret-i Kurân’a âhir zaman Peygamberi Hazret-i Resûlullah’a ve getirdiği
şerîata inancın tam olsun!
Her zaman yeryüzünde eksik olmayan, eksik olması kânûn-ı ilâhîye
aykırı olan evliyânın mevcûdiyetinin inkârının zâhirî ve batinî ilimle bağdaşmayacağını iyi
bilesin ki, hataya düşüp, hem bu türlü gerçeği yaşayanlara, hem de nefsine zulmetmeyesin!
Allâh’ın inanan muhib kullarına rahmeti olan,
îmansızlara da istiğfar kapısının açık bırakıldığını unutma! Dünyanın geçici olduğunu bir daha
istesen de eline geçmeyeceğini iyi anlayasın da ona göre dünya hayatında yaşantını tanzim
edesin!
Hazret-i Allah bu imkânları vermiş. Cüz’î
irâdenle gerçekleri idrak edecek kabiliyette yaratıldın, inancında samîmi ol.
“Batanları sevmem” diyecek kadar ilmî hakîkatlere aşina ol...
“Hazret-i Allah bana yeter” demek, sebeplerine tevessül etmektir, gülünç olma!
Sebeplere dikkat et. Allâh’a eş, ortak gibi
görme sebepleri. Vesile olarak gör.
Maddeyi ilâhlaştırmadan
tevhîdi yaşa. Haddi aşmadan sebebine hürmet göstermen, hizmet etmen de tertîb-i
ilâhîdir, edeptir.
Bunları birbirine karıştırmayın. Baban ve ananın senin üzerindeki
hakları da böyledir. Allâh’ın emridir ve sen kul olarak emre uymaya mecbursun.
Hizmette kusur etmeyesin!
Dünya memduhtur, en güzel
yaratılmıştır. Dünyadaki mânevî kazanç hiçbir âlemde mevcut değildir. Emr-i ilâhîler
insanlar için kazançlı, fâideli, yararlıdır, dindir. Zararlı olanı
lâ-dindir!
Allâhu Teâlâ Hazretleri
kullarının ihyâ olması için öyle bahâneler halk etmiş ki maalesef bu rahmetten herkes yeteri
kadar nasip alamıyor. Kânûn-u ilâhîyi işine geldiği gibi yorumlayıp tatbik etmesinden ötürü!
Beşerin zâhiri ve batını ilmî irfanî ne kadar çok olsa da küll olarak emr-i ilâhîyi ölçmeye
muktedir değildir... Akılcı geçinen, fizikî durumdan başka tecelliyât-ı ilâhîleri kabul
edemeyen, Kur’ân-ı Kerîm’deki bâzı âyetlerden mantığına uymayanları, ya mantığına uyduracak
yahut da görmezlikten gelerek... mânâ tahribatından çekinmeyen fizikçi, ne zaman hakîkatlara
yönelip gerçekleri anlayacak
Allah (c.c.) samîmi kullarını mahrum etmiyor.
Çok çok şahidim buna. İlme’l-yakînden öte gitmeyen ilim sahiplerinin, üzülerek, mahrûmiyetlerini
görüyor, gayr-i ihtiyârî “bu kadarını da bilmese idiler daha mı iyi olurdu ki”
demekten kendimi alamıyorum. Geçmiş zaman bunlarla dolu dolu. Boşuna
dememişler: “Yarım doktor insanı candan; yarım âlim insanı dinden
eder.”
Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın birçok yerlerinde zikrullahın fazîletinden,
rahmet-i ilâhîye vesile olduğundan, erbâb-ı zikrin ilminden istifâde edilmesini bildirirken,
onların çok mübârek insanlar olduğunu, gerek Kur’ân-ı Kerîm’de, gerekse kütüb-i sittede, ferdî
ve toplu zikrin fazîletinden bahsedilirken, bâzılarının cehli ile zikrullaha karşı emrullaha
aykırı zikrullaha karşı çıkarak, Allah ve Resûllullah düşmanının bilmeden,
küfrüne ortak olmalarına bir anlam verilebilir mi? Bu türden ilim sahipleri hocalara bilemediği
ahkâma “bilmiyorum” demeyi öğretmediler mi? İnsan bildiğinin âlimi, bilmediğinin cahilidir.
“Gerçek ilim (ilm-i nâfi) kısmet etsin” diye dua ediyoruz. dîni
tedrîsat görmüş zikrullahı kelime olmaktan öte hakîkat nasibi alamamış kişilerin bu yolda
akılları ermeden ahkâm kesmeleri... O türlü ilim sahipleri nâmına üzülmemek elde değil.
Allah ilimlerini zü’l-cenâheyn eylesin (âmîn).
Benî âdemin halk oluşundan kıyamete kadar zerreden kürreye benî
âdemin ve mahlûkatın canlı ve cansız yaratılmışların müşterek ibadet ve taatları zikrullahdır.
Hazret-i Allâh’la yaratıklar arasında bağdır. Yaratanını tanımaktır!
İlâhî aşkın bonservisidir zikrullah…
“Beni zikredenin yanında celisim,
otururum” buyurdu Hazret-i Allah. İnanarak, kesir zikredersen bu
rahmet-i ilâhîyenin garibi olmazsın. Sen de rahmet şahidi olursun hiç şüphen olmasın.
Cebrâil (a.s.), Peygamber Efendimiz’e şu müjdeyi getirdi: “Hazret-i Allah (c.c.) buyurdu ki: Ümmetine
bir şey verdim ki, başka ümmetlere vermedim: ‘Fe’zkürûnî ezkurküm (ey kulum,
beni zikret ki, ben de seni zikredeyim).” Buna benzer rahmet-i ilâhîleri
idrak eden insan, Rabbına nasıl teşekkür etmez?!
“Allâh’ın
rızkından yeyin” âyeti, ekmek değil, hikmet ve mârifetullahdır. “Ne zaman kulum üzerine zikrim gâlip ola, bana âşık olur. Ben de ona
âşık olurum” buyurdu Hz. Allah c.c.
Zikrullah ferdî yapıldığı gibi bütün ibâdetlerin toplu olarak
yapılması rahmet-i ilâhîye kesin vesile olduğu teşvik edilir, toplu zikrullah da zikir halakası
diye.
Allah ve resülleri tarafından sadık kulların toplu zikir
etmeleri hakkında Hazret-i Kur’ân’da ve Kütüb-i Sittelerde teşvikini sık sık görmek mümkün
ve teşvik vardır.
Ehli tarafından bir nizam ve intizam üzere yapılır. Ehli bu
hususta gerek maddî gerekse mânevî tâlim ettirilir. Nâ-ehlin sapık düzenlerine bakıp da, ileri
geri fikir vermeye kalkışma. Hele metafizik olayları, “Ben âlimim, ya izah ederim yâhut
reddederim, hattâ küfür gibi gösterir içinden çıkarım” deme, büyük hata edersin.
Evliyânın kerâmetini hatırla. İnkârı küfürdür. Hazret-i
Allah bildirmedi mi:
“Evliyâma ezâ edene
harp ilân ederim.”
Bâzıları derler ki, “böyle bir harbe hiç rastlanmadı.”
“Mûsâ aleyhi’s-selâm’a kavmi gelerek:
“Bizleri korkuttuğun azap ne zaman gelecek?”
diye alay ettiler.
Hazret-i Allah buyurdu ki:
“Yâ Mûsâ, biz onları
sonsuz rahmetim olan zâtım için akacak gözyaşından mahrum ettik, yetmiyor
mu?”
O mahrûmiyet ve belâ gözünden yaş aksa da nazargâh-ı ilâhî olan
kalbi yıkayan gözyaşı değil.
Hani uyanık bir kişi hacca gitmişti Sarrafı gördü ki, iki eli de
boş değil; hiç fâsıla vermeden para sayıyor. “Yâ Rabbi, bu kulun ne zaman fırsat
bulup da seni zikredecek” diye, sû-i zan etti!
Allah (c.c.) o sarrafın hâlini açtı, ilâhî
sadakatini gösterdi. Gördü ki, bir anı dahi Allâh’dan gafil değil, utandı.
Diğer taraftan: Beytullah’ta bir kişi Beytullah’ın örtüsüne yapışmış, öyle ilticâ ediyordu ki,
gözlerinden kan akıtıyordu. “İşte aşk-ı ilâhî, Allâh’ın sadık kulu böyle olur” diye,
gıpta ile seyrederken, onun da gerçek yönünü gösterdiler. Allah için değil, o
gözyaşları, o ilticâ. Hepsi dünya için, Allah için zerre yok. Bu kıssayı hayat
terazisi olarak kullanmayı bil!
Râbia Adeviyye Hâtun eline balta almış gidiyor! Sormuşlar;
“Yâ Râbia, balta ile nereye gidiyorsun?” Futur etmeden:
“Cenneti, cehennemi yıkmaya gidiyorum. Cennet aşkı ve
cehennem korkusunun insanlar o kadar te’sirinde kaldılar ki, “Allah” diyen, düşünen pek
azaldı. Allâh’ın zikrine mâni olan bu şeyleri kaldırmaya gidiyorum” diye
esprisiyle uyarmıştı, na ehli ehl-i aşkta mânâ zevkinin zevkine daldı!
Zâhiri ilim erbabı da sermayesini yitirdi. Zaman zaman ufukta
iflasın yıpıltıları bu toplumları rahatsız etmeye başladı. Şu iyi bilinsin ki 21’inci asrı idrak
edip emr-i ilâhîye uyumlu yaşantı zevki dünyanın ücra yerlerinde dahi sırat-ı müstakîm özlemi
uyumlu yaşamamanın mahrumiyetinin yaşantısının sıkleti görülüyor, el-hamdü lillah!
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Onlar
başka değil, sırf “Rabbımız Allah” dedikleri için, haksız yere yurtlarından
çıkarılmış kimselerdir. Eğer, Allah bir kısım insanları diğer bir kısmı ile
defetmeseydi mutlak surette içlerinde Allâh’ın ismi bol bol anılan mânâstırlar,
kiliseler, havrâlar ve mescitler yıkılır, giderdi. Allah kendisine yardım edenlere
muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, gâliptir.”
(Hac Sûresi, 40)
Hazret-i Allah zâtını zikreden kullarını,
zikredilen yerleri, dahi hiç bir ayrılık gözetmeden meth-ü senâ buyuruyor!
Zikrin efdali “Lâ ilâhe illallah”tır.
Bu kelime-i tevhîdi söyleyen kişi müslümandır. Kalben tasdik ederse bu da îmandır.
“Allâh’tan başka ilâh yoktur; illâ, Allah vardır” diye âmentünün
ihtivâ ettiği mânâyı yaşamak için ihtiyârını kullanıyor ise emr-i ilâhî olan kulun îman
bonservisi Hz. Allâh’ın muhib kullarına ihsan eylediği savm u salat, hacc u zekât, kelime-i
şahadetin şahitliğini anlamış ve yaşamaya azmediyor demektir ve ehl-i îmandır, mü’mindir, ittika
sahibi müttakidir, dervişlik sıfatının zuhur eylediği yeryüzünde halifemi yaratacağım hitabının
bariz görünüm tablosudur Hazret-i Allah bu bahtiyarlardan dünyayı hiç mahrum
bırakmadı kıyamete kadarda bırakmayacak vaadi ilâhî bu yönlü el-hamdü lillâh!.
“Son sözü
kelime-i tevhit olan cennetliktir” diye bildirdi Hazret-i Peygamber
(s.a.v.) Efendimiz. Hüküm Allâh’ındır.
Yeryüzündeki Ve İnsanın Kendi Nefsindeki İşâretler
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Kesin olarak inananlar
için yeryüzünde işaretler vardır. Kendi nefislerinde de ibretler vardır. Görmüyorlar
mı?” (Zâriyât Sûresi, 20-21)
Âdem aleyhi’s-selam aklın kemâlatından aşk derecesine
erişince bütün varlıklarda Allâh’ın güzelliğini görmeye başlar. Her varlıkta Allâh’ın
tecellisini ve adını görür. Âdem her şeyin hakîkatını biliyordu ki, ona:
“Alleme’l-esmâ” denildi.
Bâzıları aşkı iki türlü ifade ederler; ilâhî ve mecâzî diye. Aşk
bir tânedir ve ilâhîdir!
Mecâzî aşk olmaz. Bu
istektir, arzudur, nefsin ihtiyâcıdır. Mecaz olan arzu, istek ve
ihtiyaçlar, vuslatla ağırlığını kaybeder. İlâhî aşk
yakınlık ve vuslatla daha artar. Mecâzî olanı aşk diye karıştırmamak
lâzım. Aşk efendiliktir, mecnunluk değil. Mecnunda velâyet olmaz. Vahşî tariklerde görülen bu
türlü hâller kişiyi mânâdan uzak kıldığı gibi, zayıf îman sahiplerine kötü örnek oluyorlar. Bir
nevi mânâ yolunun yol kesicisi oluyor!
Sıhhat ve selâmetin için kapanmış mâziyi, meçhul
istikbâli bırak da günü yaşa. Zira hakîkat bu andır. Hayat bu demdir. Malın, servetin efdali
Allâh’ı zikreyleyen lisân, Allâh’a şükreyleyen bir kalp, Allâh’ın emrine yardım eden mü’min
bir kadına mâlik olmaktır!
Düşmanı evinin içinde olan kimse istediği kadar dış tedbirleri
yerine getirsin, düşmanının taarruzuna karşı kapı ve pencereleri sağlamlasın, bundan ne çıkar!
Vücûdunun içinde nefis gibi her ihtirasa mağlup bir düşman
varken, kişi dışarıdan daha hangi haydutları bekliyor?!
Nefis, Allâh’a inananların
derecelerinin yücelmesine vesile, îmansızların küfrünün artmasına sebeptir.
Vereceğin cevabı da suâli de Hazret-i Allah sende mevcut kılmış ve
mevcûdiyetini sebeplerle bildirmiş. Cüz’î irâdeni ne yönlü kullanır isen var olan îmanını
gösterirsin!
Buna rağmen hatasız kul olmaz rahmet deryâsı olan afv u mağfiret
seni bekliyor.
Âczini itiraf et. Mağfiret deryâsından ümidini kesme. Rahmet
kapısına yönelmek îmanının mahsülüdür. Îmansızda bu hâli arama, bulamazsın!
Hayat boyu edindiğim bu yönlü tecrübem mânevî vazifem nedeni ile.
Daha geniş açmak fırsatını bulurum. İnşallah!
Öyle ki, insan melek de
olsa ilâhî yardıma uğramayınca defteri siyah çıkar.
Hakk’ın yardımına, Hakk’ın
has kulları olan kâmil insanların şefaatine meleklerin bile ihtiyâcı
vardır.
Peygamber Efendilerimiz Rahmet-i İlâhîyenin İnanan Benî Âdeme Tebliğ Müesseseleri Olduğu
Gibi Yaşantıları İle De Emr-i İlâhînin Nasıl Yaşanacağının Göstergesidirler
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“O kitap onda asla
şüphe yoktur o müttakiler (sakınanlar, arınmak isteyenler) için bir yol
göstericidir.” (Bakara Sûresi, 2)
“O müttakiler ki, gayba
inanırlar. Namaz kılarlar. Kendilerine verdiğimiz mallardan muhtaçlara tasadduk
ederler. Yine onlar sana indirilenlere, senden önce indirilen kitap ve peygamberlere
ve âhiret gününe îman ederler. Onlar Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve
kurtuluşa ermişler ancak onlardır” (Bakara Sûresi,
3-4-5)
Cümle peygamber efendilerimiz Allâh’ın
elçileridir. Evvel gelenleri tasdik edici, sonra gelecekleri müjdeleyici olarak gönderilen.
“Lev-lâke lev-lâk, le-mâ-halaktü’l-eflâk”
hitâbının zuhur hazîneleri.
“Sen olmasaydın eflâkı
yaratmazdım” hitâbı peygamber efendilerimizin cümlesini kapsayan
rahmet-i ilâhîyenin zuhur mercileri olup güç, kuvvet, rahmet, ceza, mağfiret Hazret-i
Allâh’ın yed-i kudretinde olup icraatı ilâhîyenin zâhire yansımasının bariz
vesileleridirler.
Rabbım cümlesinin şefaatlerine nâil eylesin, âmîn.
İşte yeryüzünde insanlar bu türlü ilme ve irfâna yöneldiği zaman,
Allâh’a inanan saliklerin tertîb-i ilâhî ölçüsü ile Hazret-i Kur’ân’a ve cemî
emr-i ilâhîye bakıldığında Allâh’ın varlığına inanan cemî kulların kardeş olduklarını
anlayacaklar, îman etmeyenlere de dua edip, onları incitmeden uyarmaya çalışacaklar. Zaman buna
gidiyor. Bedevîlikten kurtulup medenî olmaya çalışalım.
Bunlar tertîb-i ilâhîdir. Rahmet-i ilâhîden nasip almak için
yoldur, basamaktır.
İfade etmekte belki zorlanıyorum; ama lütfen mânâyı anla.
İnsanları geriye götüren, zarara mucip bir semâvî tebliğ düşünebiliyor musun? İnsanlara faydalı
olan dindir; din yoksa lâ-dindir!
Hazret-i Kur’ân’da tek din bildirilir o da İslâmiyettir.
Peygamber Efendilerimiz ayrı ayrı din getirmediler cümlesinin
dîni İslâmdır.
Cümle peygamberlere tâbi olanlarda müslümandır.
Enâniyetten nefsini uzak tutarak Kur’ân-ı Kerîme bakabilirsen
sarahaten görürsün!
Bu Gerçekler Yaşayan Cemî Kullara Duyurulsa Toplumlar Arası Husumet Kalkar, Zulüm Kalkar,
Bütün İnsanlar Kardeş Olduklarının Zevkine Erer. Sen Ben Davası İflas Eder. O Zaman Yeryüzü
Cennet Misali Olmaz Mı!
Hazret-i Allah bildiriyor:
“İstese idim sizi bir kabile olarak
yaratırdım. Birbirinizi tanıyasınız diye ayrı ayrı kabile yaptım.”
Muhterem hocam böyle değil mi?.
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Gerçekleri yüklenip,
taşımakta sabır ve namaz ile Allâh’tan yardım isteyin. Şüphesiz o kalbi Allâh’a
saygı ile ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.”
(Bakara Sûresi, 45)
Tavsiye ediyor Hazret-i Allah. Sabır, îmanın
ürünüdür. Sabırsız insan ibâdet de, tâat da yapamaz!
Nefsin zararlı isteklerine karşı yegâne silah sabırdır...
Sabırda zafer vardır. Sabırla, koruk helva olur. Kalbi Allâh’a saygı ile ürperenler, emr-i
ilâhîye uygun hareket edenler, sabırlı kişilerdir. Bu türlü kullarının duaları umumiyetle
müstecaptır, ret edilmez!
Sabırsız nefis
Allâh’tan kaçar, siz onu bir yere bağlayınız. İşte, bu türlü bağlanmak da
ayrıca rahmettir, gerçek özgürlük budur!
Bu ölçü akla olduğu gibi esas mânâya göredir!
“Hakk’ın rızkından yeyin” âyetini ekmek
anladık. Gördük ki hikmet ve mârifetmiş.
Ehl-i Kitâb’ı Rahmet-i İlâhîyeden Dışlamak Emr-i İlâhîye Ters Düştüğünden Mânâ-yı Kur’ân’a
Ve Cümle Kitablara Da Suhuflara Da Aykırı Olduğunu Hazret-i Allah Sarih Bildiriyor
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler
hakkındaki kânun budur. Bizim kânunumuzda hiç değişiklik bulamazsın.”
(İsra Sûresi, 77)
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Îman edip yararlı iş
yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı
kalacaklardır.” (Bakara Sûresi, 82.)
“Yahudi ve Hıristiyanları
dost edinmeyin” diyen meâl ve tefsirler Kur’ân’ın ruhuna ve rahmet-i
ilâhîyeye tamamı ile aykırıdır. Uygulaması da imkânsız olup bu yanlış tefsir semâvî dinler
arasında düşmanlıktan başka bir şey getirmemiştir.
Hazret-i Allâh’ın Kur’ân’ın çok yerlerinde
verâset-i enbiyâ olan “Evliyâ”yı, Türk lisânında her mevzûda kullanılan “dost” ifadesi, gayr-i
meşru hâdiselerde dahi “dost” diye ifade olunurken... Arapça’da “dost” diye bir kelâm yok.
Herhangi bir ecnebî kelimeyi “aynı mânâyı yansıtmıyor” diye
lisânımızda olmadığı için onların telaffuz ettikleri gibi almak mecburiyetindeyiz de, “evliyâ”
için aynı uygulamayı niçin yapmıyoruz?
Mâide Sûresi 51. âyetinde mâlumun “evliyâ”ya “dost” demekle o
kadar mânâ değişiyor ki, Benî İsrâil (Yahudiler) ve Benî Nasârâ (Hıristiyanlar)’ı tamamı ile
dışlamak Allâh’ın kânunlarına uymadığı gibi Hazret-i Kur’ân’da ehl-i kitâbın
îmanlılarını taltif eden âyetleri görmezlikten gelemeyiz emr-i ilâhînin dışına çıkmayalım. Başka
inanç sahiplerini hâkir görerek yaşamanın mümkün olmadığını tarih boyu gördük veya göremedik.
Gerçeği göremeyip, nefsânî hislerinin esaretinden kurtulamayan, başkalarını hâkir görerek
yükseleceğini, bir yere varacağını zannedenler bu zannın doğurduğu perişanlığı görmemezlikten
gelemeyiz. Bu türlü düşünce ve tutumlarımızı hemen değiştirelim lütfen. Bugün buna daha
mecburuz. Zararın neresinden dönülürse kârdır denir!
Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede
bulur ise alsın.” Bundan sonra daha bâriz göreceğiz, hiç şüphemiz
olmasın. Dünya daralıyor, uzaklık yerini yakınlığa terk ediyor. İnsanlar birbirlerine daha yakın
yaşamaya mecbur olduklarını hissediyorlar. Sosyetenin îcâdı imiş gibi “hoşgörülü ve
sevecen olalım” lafzı, İslâm’ın anayasasıdır. Tekrar ediyorum: Semâvî
dinde Allâh’ın (c.c.) ihsan eylediği makbul sıfattır bu, tertîb-i ilâhî
böyledir. İntibak etmeye gayret et. Her şeyi halk eden, Hâlik-ı Zülcelâl böyle tertip eyledi. Bu
güzel hâllerden kendini uzaklaştırmayasın!
Şerîat-ı Muhammedî’nin daha mütekâmil, zamana göre yaşamaya daha
müsait olduğunu bilesin. Hazret-i Allah bu türlü çalışanların işlerini rast
getirsin!
Ümmetçe, milletçe cemî kullarına bu gerçeği anlamayı ve yaşamayı
nasip eylesin. Âmin ve selâmün ale’l-murselîn.
Gümrük birliğine girdik. Avrupa Birliği’ne girmek için çabalar
sarf ediyoruz. Girmemiz lâzım, gireceğiz, inşallah!
Hayat tecrübemle görüyorum. Sene 2004 abd-i âciz 85 yaşımdayım.
Düşüncelerim ve lüzumlu çalışmalarımda güzelliğin özlemini çekerek hep ileriye baktım. Helâl
kazanç zevkim, gayem idi, hep elimin emeğini yedim. Çocuklarıma da hep helâl yedirmeye çalıştım.
Çok fırsatlar geçti, ihtiyâcım olduğu hâlde tenezzül etmedim. Üzgün değilim, geçen hayatımın bu
gün dahi zevkini yaşıyorum!
Esnafım ve aynı zamanda Ankara Marangozlar Derneği’nin
kurucularından olup 7 no.lu üyesiyim. Bir günümü bir günüme eşit etmemeye çalıştım.
Cihan Harbinde 44 ay askerlik yaptım. Muhabere çavuşu olarak başarılı oldum. Çavuş kursunu
birincilikle bitirdim, o sene yeni düzenlenen tabur muhabere kıta komutanlığına, sonra da alay
muhabere takımına vekâleten vazifelendirildim!
Takımda benden yaşlı ve kıdemli çavuşlar da vardı. Buna rağmen
172. alay komutanı Fehmi Akın makamı cennet olsun, muhabere takımına beni komutan vekili olarak
resmen atamıştı. Birinci tabur muhabere kıta komutanı iken verdiğim teftişe hayranlığını
bildirdi. Muhabere kıtası eratını da ödüllendirmişti. 1941 Askerliğe duhul ettim. 1945 İkinci
Cihan Harbi bitti, terhis oldum.
Dînimi, vatanımı, milletimi çok, ama çok severim. Herkes sever
de, bu sevgi bende ifrat gibi görülse de zevk alarak yaşıyorum, el-hamdü lillah.
Kâdirî ve Rufai izn-i
icazeti ile ihsan edilmiş, bu abd-ı âcize iki tarikten kol Gâlibîlik verildi. İzaha
çalışacağım, inşallah.
Gâlibîliğin mânâ görünümünü vezin ve kafiyeleri ile
senelerdir Kâdirî ve Rufai’nin birleşiminden ihsan edilen Gâlibîliği, emr-i ilâhîye uyumlu,
muhib, derviş, dîni tedrisat almış, edebiyat öğretmeni Ispartalı Fazlı Al hoca efendi
Gâlibîlikte yaşantı ve görgüsünü nasıl anlatıyor:
Gâlibî Yolu
Gâlibî yolunu bilmek istersen
Hakkın fermanıdır Gâlibî yolu
Yol içinde yolu bulmak istersen
Asrın dermanıdır Gâlibî yolu
Doğrudan Kur’ân’dan alır ilhamı
Asrın idrakiyle söyler İslâm’ı
Çağını tefsirdir onun kelâmı
Asrın irfanıdır Gâlibî yolu
Medeniyet onda tekâmül bulur
Hikmet kayıp malı bulursa alır
Dinde güzelliğe hep hayran kalır
Hikmet mizanıdır Gâlibî yolu
Demokrasi ile cumhuriyetle
Dini kaynaştırır yaşar milletle
Hizmet erbabını sever hürmetle
Ecdat hayranıdır Gâlibî yolu
Dini anlatışda içtihat eder
Şeklide önemser hep öze gider
Zamanı yaşarda gün etmez heder
Günün lokmânıdır Gâlibî yolu
Kin ve nefret bilmez sevgiyi yaşar
Fakir fukaraya hizmete koşar
Nefsi islâh için zikirle coşar
Hizmet yaranıdır Gâlibî yolu
Kesretle vahdetle çağını yaşar
İnzivaya değil islâha koşar
Din adına terör yapana şaşar
Yobazlıkla bağdaşmaz Gâlibî yolu
Mânâ birdir amma kavimler ayrı
Bir şekilde mânâ yaşanmaz gayrı
Asra uyumsuzun olmuyor hayrı
Mânâ seyranıdır Gâlibî yolu
Ey Fazlı yetişir noktala sözü
Gâlibî yolunda buldun sen özü
Göster çağa yolunu açılsın gözü
Canlar cananıdır Gâlibî yolu
Kulaktan dolma cehennem ağırlıklı tedrisat asrın normal
yaşantısı ile ilgisi ve hakîkatle bağdaşmayan ruhla ceset arasında akıldan öteye nakle yol
bulamayan mütereddit, ruhen yeteri kadar tatmin olamayan, taklidi güya korumaya alınmış
îman. Taklidî amma, ibadet ve taatın görünümü düzgün, ezel-i ervâhda “beli” diyen ruhların
dahi çelişkiye düştüğü, sanki zoraki itekleniş, mecrasından saptırılmış, ilme’l-yakîn
yaşantının asrın görünümü, düştüğümüz enâniyet bataklığından çıkamadığımızdan, çıkmak için
say’-i gayretin de görülmediğinden Hz. Allâh’ın yarattığı cümle kullarını hâkir görmenin
cezası olsa gerek, âdemlikten terakki ederek, insan olmaya yeterli olamıyoruz!
Durum böyle iken
ayne’l-yakîn yaşantısı kelime oyunu aldatmacadan gerçeklere yol bulamıyor ki, kurtulup
zuhuratların gerçek yüzünü görmenin hasreti çekiliyor!
Hakka’l-yakîn telaffuz
zevkinden dahi mahrumuz!
Hakîkati yaşamaya azmeden, azminde samimi ehl-i tasavvuf;
sırat-ı müstakîmin hasretini çeken zâhiri ilim erbabı; halaka-yı zikri bilgisizce ama ilgisi
ile kaçırmayan, hulâsa fiziki hâlden öteye yol bulamayan mürşidinden habersiz mânâ garibi;
ruhsuz ceset misali yürüyebilen canlı cenaze görünümlü, akıldan öteye yolu olmayan, maddeden
öteyi gösteremeyen felsefecinin ürettiği kazazedeler; bu kadarmış gibi zannı ile inancını
asra ve medeniyete aykırı, güzelliklere aykırı yaşantısı sanki Allâh’ın emri imiş gibi devam
ettirmeye özen gösteren topluluklar az değil. Allah gerçeği yaşamak cümlesine ihsan eylesin,
âmin!
Bu sıkıntılı yaşantımı yaşıyorum zannettiğim ve yukarıda
izaha çalıştığım mânevî hâlim, mizacıma uygun mürşidimi bulana kadar aynen devam etti.
Bulabildin mi? Ben
bulamadım; samimi tazarru ve açık niyazlarımla eşref-i saatlerde yaratanımdan istedim.
Zuhur eden olayın her yönü metafizik… Diğer kitaplarda tafsilatlı yazmaya çalıştım. Hz.
Allah (c.c.) müracaatımı reddetmedi, gönderdi mürşidimi, elhamdü
lillah..
Mizacıma uygun mürşidimi rica ettiğim saatte bu fakire
yetiştirdi!
On beş sene evvel peygamberim efendim diye tanıtılan
mânâmda iltifatına nâil olduğum mürşidimi gönderdi!
Karanlık dünyam aydınlandı.
Mizacımdaki anormallikler bir anda bariz değişti. Deli danalar gibi bakışlarım kuzu kuzu
oluverdi!
Sakın izahımı yanlış anlamayasın! Bu bir tertîb-i ilâhî!
Memleketim ve yakınımdaki şeyh efendiler âlim, tasavvufi
bilgilerle dolu dolu idiler. Tazarru ve niyazımla gönderilen mürşidim ise onların bilgisi
karşısında ümmi denebilirdi! Amma benim hastalıklarımın devası yedine verilmiş lokman
hekimimdi. Gelecek için verilen mânevî vazifeme uygun uyumlu mürşidimi gönderdi. Bu kadar
izahımla yetin. Mânâyı ölçmeye kalkma. Dikkat et! Gayretullaha dokunmayasın! Teferruatını
hususi sohbetlerimde, anlayabilene anlatmaya çalışırım inşallah!
Yakınımda, memleketimde Allâh’ın rahmetinin bariz tecelli
ve zuhur eylediği mürşitler vardı. Hepsinin de yaşantı ve halk arasında övgülerin ve
anlatılan menkıbelerinin hayranı idim
Abd-i âciz şeyh olduktan
sonra teberrük olarak ayrıca Kâdirî ve Rufâî silsile-i meratib yazılı ve mühürlü
icazette verildi.
Sene 1968 İstanbul’da Erenköy’de damadı Hacı Ömer
Kirazoğlu’nun evinde Nakşibendi Meşâyihi Hacı Sami Efendi’nin kalabalık cemaatinin
huzurunda, fakirin irşâd vazifemi duaları ile tasdik ederek ihvanımın çok olması, dergâhımın
kıyamete kadar devam etmesini cenab-ı hakk’a tazarru niyaz etti. Hazır olan cemaat duaya
iştirak edip âmin dediler.
Ankara’dan Hazret-i ziyarete hayli gelmişlerdi. İçlerinde
tanıdıklarım hayli vardı. Hacı Necati Efendiler, İstanbul’dan da Musa Topbaş Efendiler
taraf-ı etrafı bu fakiri acayip karşılamışlardı. Buna rağmen hepsi de bu fakire Hazret’in
yaptığı duaya içtenlikle âmin dediler.
Hz. Allah cümle gerçek mürşitlerden razı olsun. Makamları
cennet olsun, âmin.
Çorum’un medar-ı iftiharı Hacı Bekir Baba, “Gara Şeyh”
ismiyle maruf, Mısır Tanta ve Nişabih’ten verilmiş altı tarikden icazetli, çocukken dahi
menkıbelerini dinleye dinleye hayran olduğum Hacı Bekir Baba ve halifesi anamın ve babamın
da şeyhi Hacı Ali Haydar Ahıskavi Efendi’nin halifesi, yedi tarikten icazetli kayınpederim
Hacı Mustafa Anaç Efendi, babamın şahitliği ağabeyi amcam Mevlevi ve Nakşi Şeyhi Hacı Bekir
Kuşcuoğlu ayrıca musikişinastı. Sultan Abdulhamid Han cennet-mekâna kânun çalgısını
dinletmiş ve takdirini kazanmış.
“Tanıdığın bu kadar Hz.
Allâh’ın ihsanı zatlar var iken neden Hz. Allâh’tan mürşidimi gönder diye feryat
ettin?!”
Tertîb-i tanzim-i ilâhî ancak ve ancak Hz. Allâh’a
mahsustur. “Beşerin ne tiynette olduğunu ancak ben bilirim” buyruğunu iyi anla. O bakımdan
mürşidini kimseye değil Hz. Allâh’a sorarsın istihâre ile. Çünkü senin mizacını tıynetini
bilen Allâhu Zülcelâl’dır, müracaatın ismine istihâre denilir. Tasavvufta gerçek terazi
yazdığım Tasavvuf ve Zikrullah kitabında geniş bahsetmiştim. Okumanız tavsiyemdir.
Lâf aramızda kalsın, ben âcizin yaptığım müracaatı
kimseye tavsiye etmem. Hususi ve samimi olan müracaatların zuhurunda kulun ihtiyârıyla
sadakatinde görülen âczin zuhuru hatalar mazur görülmüyor! Peygamber
Efendimiz’in (s.a.v.) “Siz bilemediklerinizi Hazret-i Allâh’a sorunuz”
tavsiyesini unutmayın!
Yarım asırdır, normal tecelliyâtla, sıhhatli yollardan
Hazret-i Allah tarafından nâçiz şahsıma lütfedilen irşâd ve biat için ind-i ilâhîden normal
yollarla 1949 senesinde Rabbıma yakarışım ve samimi ricam ind-i ilâhîde reddedilmeyip
metafizik tecelliyat ve zuhuratla Şeyhim Hacı Mustafa Yardımedici Efendi’ye biat
ettim.
Mustafa Yardımedici Efendi ise, Kahramanmaraş’ın Birinci
Cihan Harbi’nde kurtuluşunun mânevî fatihi Ali Sezai Kurtaran Efendi’nin halifesi
idi.
Sevgi ve teveccühlerini kazandığım şeyh efendilerin
cümlesinin bu fakire ihsan edilen ezel-i ervâhda tanzim-i ilâhî rahmet-i ilâhîyenin
dünyadaki zuhuru…
1956 senesi Kâdirî ve
Rufai’den izn-i icazet verildi. Yarım asra yakın ihsan edilen vazifenin mesûliyetini
taşıyorum!
1969 senesinde kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi
benim de bizzat şahidi olduğum Kâdirî ve Rufai’den makamın emrine istinaden izn-i icazet ve
burhan da icazetle verildi. Teberrüken ben zaten Kâdirî ve Rufai’den irşâda vazifeli mürşit
idim. Çünkü şeyhim 1968 senesinde dünyasını değiştirmişti, makamı cennet olsun,
âmin.
Kayınpederim başka kimseye icazet vermedi değil veremedi,
dergâhı sahipsiz kaldı!
Gerçek mürşitler kesinlikle emr-i ilâhînin dışına
çıkamazlar! Tertîb ve tanzim-i ilâhîden habersiz yahut mânevî tertibi umursamayanlar,
mürşitsiz dergâhı götürmeye çalışıyorlar. Ne diyeyim, Hz. Allah gerçeğin aslını
bilendir!
1993 senesinde mânâ
meclisinde Kâdirî ve Rufai tarikatının birleşim vazifesi kol Gâlibîlik verildi.
Çok çok arkadaşlarımın şahit olduğu bu mânevî olayın şahitlikleri mânâ
dosyalarında yüzlerce görülebilir. Ayrıca şahitler huzurunda bilgisayar pirıntırda basılan
ilâhî mühür! Yazdığım kitapların kapaklarının üzerinde görüntüsünü vermeye çalıştığım
Rabbımın ihsan eylediği tasavvufi madalya!
Bir metafizik olay daha: Kol verildiğinin müjde edildiği
günlerde İstanbul’da büyük Hattat Mahmut Öncü Efendi’ye mânen makam tarafından emir
veriliyor. Makam tarafından ihsan edilen izn-i icazetlerimi levha yapmasını emrediyorlar! Ve
Hattat Mahmut Öncü Efendi mânevîyatın emrine göre iki levha yapıyor. Levhaları fakire
ulaştırmadan vefat ediyor! Üstadın yetiştirdiği elemanlar üç sene sonra bize emanetleri
ulaştırdılar. Meraklılar her zaman levhaları görebilirler! Bu kitapta da göstermeye
çalışacağım. Mahmut Öncü Efendi’nin makamı cennet olsun!
Yemin ediyorum, hattat merhum Mahmut Öncü Efendi zâhiren
beni tanımaz, ben de o zatı zâhirde tanımam! Hz. Allah çok çok razı olsun icra eylediği
mânevî hizmetten.
Bu zamanda bu ve buna benzer metafizik olaylara itibar
yok denecek kadar azaldı!
Şuna inanıyorum ki Rabbımız
rahmetinin önünü kullarına olan merhameti, affu mağfireti dünya yaratılışının rahmet-i
ilâhîyeye uyumlu yaratılmasının nedeni ile ihsan ediyor. El-hamdü
lillah!
Şu zamanda mânâya karşı
evvel zamana nazaran dünyada daha çok eğilim ve arayış var. Hurafe tamamiyle kaybolmaz
amma benî âdem bilinçlendikçe hurafenin azaldığını bu asırda görmek için mercek
gereksiz!
Yanlış anlamayasın. Allâh’ın yarattığı âciz bir
kulum. Verdiği cüz’î irâdenin dışında hiç bir güce sahip değilim!
Ancak, Rabbımın bu abd-i âcize bahşettiği vazifeyi yine Rabbımın
lütuf ve ihsanı ile her hâlükarda götürmeye çalışıyorum!
Nedense bu yolda da çok sapık ve mecnun kişiler var.
Mehdi-resûllük, peygamberlik, hatta Allâh’lık iddia edenlere uyduruk
dergâhlarda menfaatı dünyadan ileriye yolu olmayan yol sapıklarının adedi sayılamayacak kadar
çoktur! Şeytana yakasını kaptırmış, bu hakîkat sapıklarına zamanımızda sık sık rastlamak mümkün.
İyi dinle! Bu abd-i âcizi terazinin aynı kefesine koymayasın. Ne yapım, ne karakterimin, ne de
îmanımın bu türlü sahte yaşantıya müsait yaratılmadığını her an görüyorum, Rabbıma sonsuz
şükürler olsun!
İslâm’ın dışında tasavvufu düşünemezsin. Tasavvuf ehli her
hâlukarda örnek insan olması lâzımken bâzı ehl-i tasavvuf, ehl-i tarik geçinen, mânevî vazifesi
normal yollardan olmayan kişiler var. Hayâlî ihracat benzeri nefsânî ve şeytânî yollar... Ki
bunu ölçmek için fazla bilgi ve ilme ihtiyaç yoktur. Hazret-i Allah o kadar
açık seçik ihsan etmiş ki, bu abd-i âciz “gördüm, yaşadım, öğrendim.”
Derim ki: Semâvî tek din
vardır. İsmi “İslâmiyet”tir. İslâmiyet ise mecnunluk değil,
efendiliktir!
Günâh-ı kebâire dışında asrı idrak eden zamanı ihsan edilen
şerîatını içtihatlı yaşamaya özen gösteren insan, Hz. Allâh’ın kabul ettiği
müslüman korkulan insan değil, yaşantısına gıpta edilen insan. Başkalarına örnek
izinde gidilecek insandır!
Zira yol olarak ne yönlü bakar isen sırat-ı müstakîm üzeredirler!
“Habibim sen onları yüzlerinden tanırsın…” Onlar
mü’minlerdir, müttakilerdir, tevhit ehlidir, ehl-i zikirdir, ehl-i şükürdür, ehl-i tariktir, hâl
ehlidirler, kâl ehli değil; laf ehli değillerdir. Cemî güzel hâlleri uhdesinde toplamış örnek
yol ehl-i tariktirler!
Hz. Allâh’ın o seçkin kulları
yalnız ilm-i kelâmla yetinmezler! Maddenin felsefesine lüzumu kadar aşina olmaya özen
gösterirler.
Zira âlemde zuhuru görülen
cümle eşya Allâh’ın fiili sıfatlarıdır! Bi-zâtihi değil izafidir mecâzîdir. Güneş
ışınları güneşin aynı olmadığı gibi!
Maddenin felsefesine
tasavvuf demezler! Mutasavvıfînin ilmi dad-ı hak ağırlıklı olup ilm-i ledünnidir de. Bu
ilmin sahibi de müşterisi de Hz. Allâh’tır
Onlar gerçeği bilerek yaşarlar. Mânâları ve sıfatları da
“derviştir.”
Onlar için “Hazret-i Allâh’ın gelinleridir”
denildi. Çünkü ahd u misak bütün çıplaklığı ile o bahtiyarların maddesinde
ve mânâsında görülür!
Mânâ ilminden habersiz, madde ilmî ile yetinen, kulluk vecibesini
bundan ibaretmiş zannedenler, nakli de akla dönüştürenler, rahmet-i ilâhînin az da olsa zevkine
eremedikleri gibi, kendilerine tâbi olanları edindiği bilgiye ve gördüğü tedrîsâta göre daima
gazab-ı ilâhîden başka bir yere götüremez onların bilgi ve ilimleri gazab-ı ilâhîden başka yeri
görmeye müsait oluşmamıştır!
Çünkü onlardaki zuhur eden gazab-ı ilâhî “cehennem”
dir. O türlü kişiler kişilikleri itibarı ile gazab-ı ilâhîden zevk alırlar rahmet-i
ilâhîye aff u mağfiret deryasından uzak durdukları için akılcı din ihdas etmişlerdir mânâ ilmî
mantıklarına uymadığı için onların mânevî zannettikleri nefsanî zevklerini tatmin edemez!
Şerîat ile tarîkatı, mârifet ile hakîkatı küll olarak düşünmek
mecburiyetindeyiz. Allah yaşamak nasip etsin. Şerîat ve tarîkat derken gayr-i
ihtiyârî çekiniyoruz. Suç işlemiş gibi gösterdik. Gerçek bu değildi, amma hâli kâle dönüştürdük.
Tasavvufu ve hakîkatı felsefe yaptık. Bilmeden, rahmet-i ilâhîyeden kaçırdık insanları.
Her şeyi Kur’ân terazisinde tartmayı bil; her kişide var olan bu
cevheri kullanmayı biliyor isen, bu terazide tart teraziyi bulamadınsa ehline müracaat et.
Sendeki hazînenin yerini göstermeye vazifeli olan zevattan uzak durma. İnsan bu türlü terbiyeye
muhtaçtır. Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki: “Dünyaya
gelen her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar, terbiyecisi ne ise öyle terbiye
olur.”
İnsan zamana göre içtihatlı
Allah elçilerinin getirdiği terbiyeye muhtaçtır.
Hazret-i Allah sanki benî
âdemi hınç almak için yarattı gibi gösterme çabasına kapıldılar. Rahmet ve mağfiret
yönünü bilmezler ki, görüp yaşadıklarını anlatsınlar.
El-hamdü-lillah Kâdirî ve Rufâî’den Gâlibî diye kol verildi.
Rabbım lâyık kılsın. Rızâsının dışında yaşamak nasip etmesin (âmîn). Milletçe müteşekkiriz. Bu
vatan için canını verenlerden, canla başla çalışanlardan Allah râzı olsun,
makamlarını cennet eylesin.
Peygamber Efendimiz buyurdular: “Hubbü’l-vatân mine’l-îman (vatan sevgisi
îmandandır).” Vatansız olan kardeşlerimizin çektikleri ezâ ve
işkenceleri görmüyor muyuz? Hazret-i Allah hiç bir kulunu vatansız bırakmasın
(âmîn).
İnsanların tekâmüllerine göre peygamber efendilerimizi
rahmetinden göndermiş. İnsanların olgunluklarına göre şerîatlarını kullarına daha değişik
emirlerle ki, bu durum zannedildiği gibi ezâ değil, rahmettir. Sonra gelen şerîatı yaşayarak
intibak eden bilen bir kişinin daha evvelki şerîata dönüşü zaaftır.
Peygamberimiz efendilerimizin herhangisine tâbi olarak getirdiği
ahkâmı ilâhîyeyi yaşayabiliyor ise sonsuz rahmet-i ilâhînin; elbette sahibi mü’min Hz.
Allâh’ın sevgisine mashar olmuş müslümandır!
“Ben
kulumun zannına göre tecelli ederim” hitâbının şümulune girer ki, rahmet
olur. Daha sonra gelen şerîata tâbi olunması fazîlettir, tertîb-i ilâhîye daha uygundur. Önceden
gelmiş şerîata tâbi olanlara “kâfir, gâvur deme sormazlar mı bu hakkı kimden aldın deye.”
Gayretullah’a dokunduğunun farkında mısın? Dokunanların cezalandırıldıklarını göremedin mi nasıl
cezalandırıldıklarını? Çok yazık!
Semâvî din Allâh’ın yed-i kudretindedir.
İslâmiyet’tir. Adâleti îcâbı böyle tanzim eylemiş. Evliyâlar vârisü’l-nebî nedim-i ilâhî olup
Peygamber efendilerimizin cümlesi Hz. Allâh’ın elçileridirler. Bu tertîb
tertîb-i ilâhîdir!
Tertîb-i ilâhîyi almış olduğun kültürün ve mantığın kabul
etmeyebilir; vahiy yoluyla gelen tertîb ve tanzim-i ilâhî akıl ve mantık ölçüsü ile ölçülemez.
Akıl ve mantığa uygun görünümleri olsada yalnız başına akıl ve mantık vahiyle ihsan edilen emr-i
ilâhîlerin mânâ ve anlamını çözmeye yeterli değildir!
“İyi biliniz ve
Şerîat-i Muhammedî’den yetişmiş evliyâlara tâbi olunuz. Daha evvelki evliyâya tâbi
olursanız onlardan sayılırsınız. Nefsinize zulüm etmiş olursunuz. Allah zâlimleri
doğru yola iletmez.”
Ancak tâbi olduğun peygamberinin getirdiği şerîata uymak
mecburiyetinde olduğunu unutma!
Zamanı maziye götüremeyeceğin gibi, istikbâli de yaşaman mümkün
değil. Allâh’ı bilen benî âdeme “gâvur, kâfir, gayr-i müslim” diyemezsin.
Dikkat et, gayretullaha dokunursun! Kimsenin inancı ile oynamaya hakkın yok. Hazret-i
Allah uyuz itinden de vazgeçmiyor. Emr-i ilâhîye uyumlu yaşa ki gerçekleri
öğrenesin ve bilesin!
Hazret-i Kur’ân’ı yanlış tefsir ve hem cinsimize olan gayri
insâni tutumumuzla ne yazık ki, cümle ehl-i kitabı Şerîat-i Muhammediyye’ye ve Hazret-i Kur’ân’a
düşman eylemişiz. “Sonra gelen semâvî din evvelkini iptal etti zihniyeti” ile hâlâ zamanımızda
bu yersiz ilime toplumlarda rağbet devam ediyor bilcümle kullarını Hz. Allah
rahmeti ile kurtarsın âmin!
Maalesef bazı hakîkat bilgisinden yoksun bilgeler de bu gerçek
dışı hâli korudukları gibi, cihat malzemesi yapıyor. Silah olarak da kullanıyorlar.
İyi bilelim ki, peygamber efendilerimiz evvelki gelenleri tasdik,
sonraki gelecekleri müjdeleyici olarak gönderilmişlerdir.
Küllî rahmet-i ilâhî nûr-ı Muhammedî’dir. Evvelki şerîatlara geri
dönüş Allâh’ın emri olmayıp, kulun daha ileriyi göremediği içindir.
Mensup olduğun dînin özünü muhâfaza edebiliyor isen, özü
“Lâ ilâhe illallah” tır. Zirvesi şahadettir. Peygamber Efendimiz’in de tebliği
budur. Îmanın şartı olan âmentü’nün özü, dört kitabın ve suhufların da anlamının özü ve
özetidir!
İslâm’ın şartı var diyenleri de dinleme. Hazret-i
Allâh’ın Kur’ân-ı Azîmüşşân’da bildirisine göre İslâm’ın şartı kesinlikle yok.
Savm u salat, hacc u zekât, kelime-i şahadet… bu rahmet ve emr-i ilâhîler mü’min olmanın,
müttaki olmanın, hatta derviş olmanın, hulasa gerçek sadık kul olmanın makamları ve
basamaklarıdır ve ayrıca îmanlı kullarına Hz. Allâh’ın sadakasıdır!
Kelime-i tevhîdi sakın küçümseme. Yaratılışın sırrıdır. Peygamber
Efendilerimiz; “Allah’tan başka ilâh yoktur,
illâ, Allah vardır” anlamını taşıyan bu tevhîdi
Allâh’ın kullarına tebliğ için vazifelendirildiler. Kelime-i tevhîd, tevhîd-i
ef’âl, tevhîd-i sıfât, tevhîd-i zât diye, tevhîdin dört mertebesi vardır.
Beşer ölçüsü kelime-i tevhittir.
Kur’ân’da îtikâdın medârı ikidir: İlm-i tevhîd, amel-i tevhîd.
Sâlih amel, nâfi ilim diye de ifade olunur. İlm-i nâfi dünya ve âhiret için faydalı ilimdir.
Sâlih amel ise dünya ve âhiret fâideli ameldir!
Bu türlü ilimle Hazret-i Allâh’a eş ve ortak
tanımadığın gibi, amelde de şerik ve nazir tanımazsın. Bu esas îmanın ve Kur’ân’ın özünü
oluşturur. İlm-i tevhîdin, amel-i tevhîdin anlamı budur. Gayrı icraat ve gayrı düşünmek şirktir!
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Onlara iyice açıklasın
diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Sonra da Allah
dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü o güç ve hikmet
sahibidir.” (İbrâhîm Sûresi, 4)
Hazret-i Allah güçlük emretmiyor. Bâzı
kimselerin dîni yaşanamayacak gibi göstermeleri cehaletlerindendir. Zor gösterenler, kendi
ilmini üstün görüp başkalarını tepeden seyretmeyi meslek edinmiş gafillerdir, yaratılışın
sırrını ilâhî yardımla tefekkür etmemiş olanlar, bu türlü meselenin cahilleridir. İnsan
bildiğinin âlimi, bilmediğinin cahilidir.
Çizmeden Yukarı Çıkma!
Zamanın en usta ressamı resim yapmış ve hatasız gördüğü
resimde hata bulana ödül koymuş. Ressamlar hiç hata bulamamışlar. O toplumda temizlik işi
ile vazifeli bulunan, ressamlıkla ilgisi olmayan bir kişi:
“-Hatayı ben buldum, çizmenin körüğünden bir körük noksan” demez
mi?
“-Ne biliyorsun, sen resimden ne anlarsın?” denilince:
“-Bir zamanlar çizmecilik yaptım, mesleğim idi” demiş. Durumu
çizmecilere sormuşlar. Çizme ustaları ittifak ederek:
“-Evet, noksan” demişler.
Adam ödülü almış.
Bir şey bilince her sahada kendinin âlim olduğunu zannedenleri
çok yerlerde müşâhede etmek mümkündür. Şımaran çizmeci, resmin başka yerlerinde kabahat bulmaya
kalkışınca, ressamlar:
“-Haddini bil, çizmeden yukarı çıkma” demişler.
Yâ Rabbi! Lütfeyle, ihsan eyle; yalnız çizmeyi bilmekle
yetinen kişiler, çizmeden yukarı çıkmamaları gerektiğini ne zaman öğrenecek daha ne zaman
anlayacaklar!
Îmanın 6 şartı olan âmentü yeteri kadar mânâsına yer etmemiş
kişi, çizmeden yukarı nasıl çıkar, biliyormuş gibi mânâda ahkâm kesmeye kalkar. Ona hiç kimse
demedi ve diyemedi ki, “çizmeden yukarı çıkma!” diye. İyi bilinsin ki şer’î tahribatlar bu
çizmecilerden geldi.
“Zorlaştırmayın kolaylaştırın, daraltmayın
genişletin, ikrah ettirmeyin sevdirin.” Mesajını duymadın mı?
“Rahmetim gazabımı örtmüştür.” hitâb-ı ilâhîsini iyi anla. Arzdaki tecelli eden
âyetlerle daha bâriz anlayacaksın. Okumaya çalış veya okuyanlarla arkadaş ol. Bu türde
kişilerin âyetlerin anlamını laflarında olduğu gibi, esas hayatlarında müşâhede
edeceksin...
Lafı hâline uymayanlardan uzak dur. O tür kişiler, yeteri kadar
îman etmeyen mânâ hırsızlarıdırlar!
Her Zuhuratta Allâh’ın Adâleti Vardır: İnancında Samimi Ol. İcraatın İse İnancının Görüntüsü
Olsun. O Zaman Gerçekleri Görmemen İçin Neden Kalmaz!
“Her ne kılmış ise adâlettir
Cenab-ı Kibriya
Her kazaya her belâya kıl rızâ Allah kerim.”
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Muhakkak ki, Allah
adâleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenâlık ve
azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”
(Nahl Sûresi, 90)
Hazret-i Allah benî âdemi rahmeti ile adâleti
üzere yarattı.
“Kullarım rahmetimden
istifâde etsin, daha yüksek makamlar dereceler kazansın” diye.
Çirkin işleri de bildiriyor, adâlete uygun gelsin, diye.
Allâh’ın halkettiği eşyâda hiç âdil olmayan bir şey gördün mü? Gördünse kendi
noksanlığın ve bilgisizliğindendir. Rabbımızı noksan sıfattan tenzih ederiz.
Nefsânî gözünle bakma, yanılırsın. Kalp gözü ile bak,
kalp gözü îmanın şûlesidir.
Mü’minin ferâsetinden
kaçının. Çünkü onlar Allâh’ın nuru ile bakar.
Allah, Kalbinde Olanı Dahi Bilir
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Rabbiniz sizin
kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki, Allah
kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.”
(İsrâ Sûresi, 25)
Hazret-i Allah benî âdemi rahmeti ile adâleti
üzere yarattı.
“Kullarım rahmetimden
istifâde etsin, daha yüksek makamlar dereceler kazansın” diye.
Çirkin işleri de bildiriyor, adâlete uygun gelsin, diye.
Allâh’ın halkettiği eşyâda hiç âdil olmayan bir şey gördün mü? Gördünse kendi
noksanlığın ve bilgisizliğindendir. Rabbımızı noksan sıfattan tenzih ederiz.
Nefsânî gözünle bakma, yanılırsın. Kalp gözü ile bak,
kalp gözü îmanın şûlesidir.
Mü’minin ferâsetinden
kaçının. Çünkü onlar Allâh’ın nuru ile bakar.
Ashâb-ı Zâhir, Ashâb-ı Bâtın
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Doğruyu getiren ve onu
doğrulayanlar... İşte onlar Allâh’a karşı gelmekten sakınan müttakilerdir.”
(Zümer Sûresi, 33)
Tevhit kelimesi birlemektir. Kelime-i tevhîd, tevhîd-i
ef’âl, tevhîd-i sıfât, tevhîd-i zât diye, her şeyde Allâh’ın varlığını müşâhede etmek ve
birlemektir. Doğruyu getiren Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ve diğer peygamber efendilerimizdir.
Peygamber efendilerimizin getirdiği emr-i ilâhîyi kabul edip doğrulayanlar, en son gelen
Şerîat-i Muhammediyye’ye de tâbi olanlar, Peygamber Efendimiz’in: “Ashâbım
yıldızlara benzer. Hangisine tâbi olur iseniz sizi hakîkate götürür.”
Hadîs-i şerîflerinde ifadesini bulan getirdiği nizâm-ı ilâhîyi
acabasız kabul edenlerdir!
Ashâbı, zâhirî ashap,
bâtinî ashap diye izah etmek lâzımdır. Zâhirî ashabdan olan kabîle
reisleri dahi zaman zaman kabîleleri ile birlikte asr-ı saâdette irtidat ettiler. Üç kabîle akıl
ve mantıklarına, nefsânî duygularına put-perestlikleri daha uygun geldiği için küfürlerine geri
döndüler. Mânevî ashâba gelince; onları (Allah şefî kılsın) asr-ı saâdette
mevcut olduğu gibi kıyamete kadar da devam edecektir inşallah! Bu mânevî teşkilattan şüpheye
düşmeyesin şüphe îman zâfiyetinden doğar îmanın şüphelisi îmansızlıktır!
Mânevî ashab; işte, “Evliyâ” nın bir anlamı da
budur. Peygamber Efendimiz’le ünsiyeti olmayan evliyâ düşünülemez. İrşâd yapamaz. Asr-ı saâdette
münafıkların listesini Hazret-i Huzeyfe (r.a) Efendimiz’e Resûl-i Ekrem Efendimiz vermişti.
Gizli tutmasını istemişti. Âmentü’ye îman edenler, peygamber efendilerimizin aralarında ayrılık
görmezler. Hepsi Allâh’ın elçileri, nûr-ı Muhammedî’yi taşıyan müslümanlar’dır.
Zamana göre, insanların kemâlatlarına göre gönderilmiş rahmet-i ilâhîdirler. Aksini düşünmek
îmanla bağdaşmaz. Onların tamamı müslüman olduğu gibi müttaki, ittika sahibi, mü’minlerdir ve
onlara tâbi olanlar da mü’mindir, müslümandırlar.
Ehl-i Kitâb’a Çağrı
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“De ki: Ey Ehl-i Kitâb!
Sizinle bizim aramızda anlamı eşit kelimeye geliniz. Allâh’tan başkasına tapmayalım.
Ona hiç bir şeyi eş tutmayalım ve Allâh’ı bırakıp da kimimiz kimimizi
ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: ‘Bizim müslüman
olduğumuza şahitler olun deyiniz.” (Âl-i İmrân Sûresi,
64)
İslâmiyet doktrindir.
Semâvî din “lâ ilâhe illallah”ı bozmadığı müddetçe kul
müslümandır!
Merhamet-i İlâhîyenin Hudûdu Yoktur
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“O vakit Allâh’tan bir
rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç
şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet, bağışlanmaları için
dua et, işlerinde onlara danış. Artık, kararını verdiğin zaman da Allâh’a dayanıp
güven. Çünkü Allah kendisine sığınanları sever.” (Âl-i
İmrân Sûresi, 159.)
Bu âyet-i celîlede, Peygamber Efendimiz’e, dolayısı ile
cümle kullarına buyurulduğu gibi, rahmet-i ilâhîyi mülayemetle, incitmeden, enâniyete düşüp
de karşındakini rencide etmeden anlatmanın, Allâh’ın rahmeti olduğunu beyanla, Hazret-i
Allah insan mîzâcının okşanmaya daha müsait yaratıldığını izah ediyor!
“Onları evvelâ sen affet,
bağışlanmalarını dile!”
Rahmet-i ilâhîyenin zuhuru Merhamet-i ilâhîyi düşünebiliyor
muyuz?
Bir kadın Pazar yerinde çocuğunu kaybetmişti. Nice sonra buldu.
“-Yavrum” diye öğle bağrına bastı ki; bu olaya şahit olan Hazret-i Resûl-i Ekrem
Efendimiz ashâbı ile çok duygulandılar. Fahr-i kâinat Efendimiz ashâbına sordular:
-Bu kadın çocuğunu ateşe atar mı?
-Hiç atar mı, ya Resûlullah! Dediler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:
“-Allâh’ın
rahmeti ve merhameti karşısında bu kadının merhameti zerre dahi olamaz!”
Bu rahmet-i ilâhîye tecelli ederse inşallah cehennem memurlarına
pek iş düşmeyecek. Bu abd-i âciz rahmet-i ilâhîyeden bahsederken: “Siz böyle anlatır
iseniz, ibâdet ve tâat zahmetine kimse iltifat etmez” diyenler oldu ve
daha çokda olabilirler. İşte, bu türlü düşünen ilimden Rabbımın sonsuz rahmetine sığınırım.
Bunlara benzer düşüncenden kurtulmak istiyorsan, ilme’l-yakîn yetmiyor; ayne’l-yakîn,
hakka’l-yakîn yaşa. Bunun ismi Hazret-i Kur’ân’a uygun tasavvufu kabul edip yaşamaktır. Nâ-ehlin
hareketlerine bakıp da hüküm vermeye kalkışma. Şunu bil ki bu tertîb-i ilâhîdir.
Allâh’ın vazifelendirdiği, verâset-i enbiyâ olan “Evliyâ” ya
“dost” demek nasıl izah edilir. Daha geniş açmak kısmet olur, inşallah.
Aynı konuyu mükerrer olarak tekrarlamaya mecbur oluyorum. Sebebi
ise Mâide Sûresi, 51. âyete yanlış mânâ verilerek Ümmet-i Muhammed’i haklı olarak düşman
gördüler. hâlâ devam ediyor.
Bazen “diyalog yapacağız” deseler de inanma. Diyalog nerde, biz
neredeyiz! Hâlâ aldığımız dîni tedrisat ile bağdaşmayan bir hâl. Şunu iyi bilelim ki, geç olsa
da İslâm’ın gereği milletler arası diyalog sağlanacak.
Şerîat-i Muhammediyye’den gayrısının diyalog olmasa da buna
ihtiyaçları yok. Biz Muhammedilerin var. Zoraki değil, mânâ ilmimizle idrak edelim. Zamanı
geçirmeyelim, inşallah!
Hz. Ebû Bekir’in Duası
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Allah kimi doğru yola iletmek
isterse onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun göğsünü daraltır
ve göğe çıkıyormuş gibi meşakkatlendirir. Allah inanmayanların üstüne işte böyle
murdarlık indirir.” (En’âm Sûresi, 125)
Şerîat-i Muhammedî’ye tâbi olan mübârek kardeşim, bu âyet-i
kerîmeyi iyi anla ve düşün ki, nefsine fırsat verip de enâniyete düşmeyesin. Cüz’î irâdeni bil.
Allâh’a hamdet, şükret. Başkalarını hâkir görüp “gâvur, kâfir” diye dışlamaya
kalkışma. Merhametli ol ki, gayretullah’a dokunmayasın. Peygamber Efendimiz, insanların affını
dilerken, Ehl-i Kitâbla anlaşma yaparken kasdi Allâh’ın emirlerine muhâlefet mi
idi? Hâşâ, Ebû Bekir Sıddık (r.a.) “Yâ Rabbi! Âsî
kullarının yerine cehennemine beni at; vücûdumu
büyüt, başka kullarına yer
kalmasın” derken, Allâh’ın merhamet
sıfatının tecelli ettiği şahsiyetlerin bu türden meziyetlerini ve nasıl bir îmanla yaşadıklarını
araştırmıyoruz. Niçin?
Kesinlikle bilesin ki: Hazret-i Allah kullarını
affetmek için sonsuz bahâneler halketmiş. İşte dünya, memduhtur, en güzel kazanç yeridir.
İnananlar için rahmet-i ilâhî nâ-mütenâhîdir. Şakîler de rahmet-i ilâhîden ümitle yaşarlar.
Haddi aşma. Yer ehline merhamet et ki, gök ehli de sana merhamet etsin.
Hazret-i Kur’ân’ı, dîn-i İslâm’ı ezâ gibi gösterme, küllî rahmettir!
“Habîbim! Biz sana Kur’ân’ı
ezâ olsun diye göndermedik.” buyurdu, Hazret-i
Allah (c.c.).
Geçmişe hürmetkârız. Allah makamlarını âlî
kılsın. İstikbâl Allâh’a mâlum.
Hâl bu dem. Günü yaşamayı bil. Allâh’ın emrini
yaşamak için asrı tân etme. Asrın birbirinden farkı mânâ yönünden yoktur. Maddede daima
değişiklik arz eder. Bu bakımdan içtihat her zaman gereklidir. Çünkü dün, bugün değil, yarın hiç
değil, hâl bugündür. Günü yaşa.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Ümmetim geçmiş zamana göre değil, yaşayacakları zamana göre
hazırlansınlar.”
Hazret-i Ali (r.a.) buyurdular ki: “Evlatlarınızı yaşadığınız
zamana göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştiriniz.”
Allâh’ın rahmeti her zaman mevcuttur. Nasiplisi
bulur. Gafil olma.
“Hikmet
mü’minin kayıp malıdır. Nerede bulur ise alsın” buyurdu, Hazret-i
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)!
Dikkat! Haramiyeti kesin olmayan, her gördüğün benî âdeme yararlı
medeniyete ve teknolojiye uyumlu ama sana uygun gelmiyor, neden? “neûzü-billâh” diyerek karşı
çıkıyorsun! Bilgide ve mânevî tedrisatta yeterli olmadığını aldığın ilmin yaşadığın zamanla uyum
sağlamadığını asrın içtihatına ilgisiz kaldığının ilmininde bu yönlü zaafını göstermiyor mu?
Gülünç oluyorsun.
Muâsır millet olmaya Şerîat-ı Muhammedî engel olmadığı gibi,
gelecek yeniliklere de müsaittir. Her nedense gerçeği gösteremedik. Lütfedilen rahmet-i ilâhîyi
idrak ederek zamana göre yetişmiş, aydın zümreye “Bugün İslâm nedir, nasıl yaşanır?”
örnek yaşantımızla gösterelim de sonra anlatalım!
Bugünkü Nesil Gerçeği Düne Nazaran Daha İyi Anlayacak Kabiliyettedirler. Zamana Göre Bilgi
Edindikleri İnkâr Edilmez Dîni Bilgilerini De Hz. Allâh’ın Kur’ân-ı Kerîm’de Bildirisine
Beşeri Katkı Katmadan Anlatalım. Anlatsa İdik İnancım Odur Ki Cemî İnsanlar İyi
Anlayacaklardı. Bundan Şüphen Olmasın!
Örnek mi: İngilizce ve Almanca, İslâm nedir? Hz.
Allâh’ın bildirdiği gibi emr-i ilâhîye beşer kelâmını karıştırmadan, benî
âdemin bu hususta bilgisinin hududunu gösteriyor Hz. Allah.
Ve buyuruyor ki:
“Varlığımı kabul eden kulama müslüman
diyeceksin. Gayrısı ölçü zatıma mahsustur.”
Nuh peygamber dilinden:
“bana müslümanlardan olmak emrolundu.” (Yunus Sûresi,
72)
“Babanız İbrahim’in dinine uyunuz ki O, size daha önce
müslümanlar adını vermişti.” (Hac Sûresi, 78)
“Oğullarım Allah her
hâlde sizin için tabi olacağınız dini seçti, öğle ise yalnız ve ancak müslüman
olarak ölünüz.” (Bakara Sûresi, 132)
“Benim arkamdan kime
ibadet edeceksiniz? Senin Allâh’ın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın tanrısı
olan tek Allâh’a ibadet ederiz ve ona boyun eğen
müslümanlarız.” (Bakara Sûresi, 133-134)
“Allah
katında din İslâm’dır.” (Al-i İmran, 18)
Bu emr-i ilâhîleri Türkçe, İngilizce ve Almanca cd ve vcd’ler ile
dünyaya ilân ettik.
Allâh’a inanıyorsan müslümansın! Müslümanlarsa
kardeştirler!
ÖZET OLARAK:
Allah elçisi peygamberinin getirdiği şerîatıyla
yükümlü kılındığını idrak ederek yaşıyor isen müttaki ve mü’minsin, diye gerçeği 21’inci asırda
yaşayan müslüman iken, müslüman olduğunu bilemeyen cümle ehl-i kitaba duyurmaya ve anlatmaya
çalıştık!
Rabbim cümle Allâh’ı bilen kullarına anlayış ve
bu gerçeği anlamayı ihsan etsin! Bu gerçeği anlayan büyük Alman şairi ve düşünürü Goethe:
“İslâmiyet
eğer tanrıya teslimiyet demekse, hepimiz İslâmiyet’te yaşayıp ölüyoruz.”
İslâm ve insanlığın geleceği adlı kitabın yazarı Roger Garaudy:
“İslâm, Hazret-i Muhammed’in
anlatıp açıklaması ile ortaya çıkmış yeni bir din değil, Allah da sadece
müslümanlara özgü özel bir tanrı değildir!”
Cümle insanlar bu tertib-i ilâhîyi er geç anlayacaklar. Ne zaman?
Beş duygunun ötesine yöneldikleri zaman, bedevîlikten kurtulup medeni oldukları zaman!
Belirli şahsiyetlere, devlet adamlarına gönderdik. Devlet
büyüklerinden, başbakanlardan büyükelçiliklerden, dünya kütüphanelerinden resmi kimliklerini
taşıyan övgülü teşekkürlerini aldık. Bu teşekkürleri vakıfta sergi yapmayı düşünüyorum!
Muhammedilerden de gelir ise inşallah bekliyorum. (Abd-i
âciz)
Bu kitapçıkda sergileyecektim amma hacmi müsait değil, bir kaçını
belki.
Biz o bilgilerine uygun, eşdeğer Dîn-i İslâm’ı, Şerîat-i
Muhammediyye’yi anlatamadık. Yaşantımızda da gösteremedik. Lütfen, enâniyet etiketini nazara
almadan, kendi noksanlıklarımızı görmeye çalışalım. Evvelâ kendi aramızda diyalog kuralım. Daha
açık söyleyeyim: Devletimizle diyalog; Hükümetimizle diyalog; Ordumuzla diyalog; milletimizle
diyalog kuralım. Zor değil!
Allâh’ı bilmek müslüman olmanın özüdür. Hazret-i
Allâh’ın Kur’ân’da bildirisi “La ilâhe illallah” diyor ise
beşerin başka ölçüsü yok Hz. Allâh’ın bildirisine göre o kişiye Müslüman demek
mecburiyetindesin
Hz. Allâh’ın ölçüsüne karışma. “İslâmın
şartı beş” diye yersiz ahkâm keserek, îman ve ihlas için ihsan edilen rahmet-i
ilâhîyeden henüz bir şey bilemeyen kişinin “müslümanım” deme şerefini
elinden almaya kalkışmaz isek, cemî diyalog kendiliğinden oluşur! Yeterki, o değerlere de
müslüman olduğunu, dîni terimlerle anlatalım.
Bu gerçeğe bugün dünden daha çok muhtacız. Allah
geçmiş günâhlarımızı af etsin!
Bahtiyar İnsan: Haddini Bil!
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman
kıldık. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbın dileseydi onu
da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak.”
(En’âm Sûresi, 112)
Bu tertîb-i ilâhî yersiz değil, hikmettir.
Allâhu Teâlâ Hazretleri’ni zulümden tenzih ederim. Düşünce ve
hislerin bundan öte gitmiyorsa ki gitmez tazarru ve niyâzı bırakma.
Yegâne güç Allâh’a mahsustur.
Bir âyet-i celîlede “istersek biz
açarız” buyuran Rabbımızın rahmeti sonsuzdur. Ümidini kesme.
Rahmet-i ilâhîye nâil olmuş bahtiyar insan, haddini bil. Havf u
recâ üzere ol.
Başkalarına tepeden bakma, kimseyi hâkir görme.
Onun yerinde sen olabilirdin.
Rahmet-i ilâhîye vesile olan sebeplerden uzaklaşma.
Samîmi ol, hakîkatı bulursun!
“Âlemin Hâlik’ı birdir;
Neden bâzısı kâfirdir?
Bu ne hikmet, bu ne sırdır?
Bilen gelsin bu meydâna”
diyen Niyâzî Mısrî’yi dinle, biliyor isen meydana gel.
Ne Kadar Saçma Bir Söz: “Allah İle Kul Arasına Girilmez”
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Sen, O mutlak gâlib ve engin
merhamet sahibine güvenip dayan. O ki, kalktığın zaman seni görür; secde edenler
arasında dolaşmanı da. Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O’dur.”
(Şuarâ Sûresi, 217-220)
Şirk’in her türlüsünden kaçınasın. Kuvvet ve kudret
Allâh’a mahsustur. Âciz mahlûkata Allâh’a ait olan gücü mâletmeyesin, yegâne mutasarrıf
Hazret-i Allâh’dır.
Vermeyi murat etmedi ise kimin almaya gücü yeter? Peygamber
Efendilerimizin dahi tasarrufatları hudutludur. Yegâne tasarruf Allâh’a
mahsustur.
“Her şeyi sebepleriyle halk edip bu âlemi biz yarattık. Ey
insan! Sen tanzim edeceksin.” buyurmadı mı? Bu tertîb-i
ilâhîden nasipsiz mi yaşıyorsun? Yoksa “Allah ile kul arasına
girilmez” diyerek kendi îman zâfiyetine başkalarını da ortak etmeye mi
kalkışıyorsun?
Hakîkat nedir? bilmeden mânâ tahribatı yaptığının farkında
mısın?! Elbette değilsin! Çünkü îmanın öldükten sonra tekrar dirileceğine inanmaya yetmiyor.
Kulu Allâh’a eşit mi görüyorsun?
Değil, diyorsan arayı nereden buluyorsun? O söz karı koca için,
iki arkadaş için, birbirine eşit ve benzerleri için söylenir. Haddini bil!
Hoş, senin bildirin mânâ ilminin zevkini almış bahtiyarlarda bir
şey değiştirmiyor, amma din garibanlarının hakîkata giden yollarını tıkıyorsun! Huzur-u ilâhîde
bu garibanların elinden yakanı nasıl kurtaracaksın?
“Siz onlara ölü demeyin onlar
diridirler fakat siz bilmezsiniz” buyurmadı mı Hazret-i Allah?!
Görüldü ki, bu bilgin insanları gerçeklerden uzak kıldı. Senin bu fikrine uyanları hakîkat dışı
bıraktın. Dünyasını değişenlerden kim olur ise olsun farketmez Enbiya, Evliyâ, Velî, Mü’min,
Müslim, Şüheda…
Allâh’ın bu seçkin kullarının da senin ilminde,
yol büyüklerinin de bir anlamı yok mu?!
Bu çarpık zihniyetin etkisi ile dünyada hemcinsine karşı sevgi,
muhabbet, küçüğüne karşı sevgi, büyüğüne karşı saygı yok edildi. Anlıyor musun? Ne kadar menfi
yol göstersen de, tâbir caizse “maymun gözünü açtı.”
Örnek mi? Bu millet, mânâ büyüklerini gün geçtikçe daha iyi
tanıdığını yaşantıları ile gösteriyor!
Rabbıma sonsuz hamdolsun! İnanmaz isen Ramazanda Evliyâ
türbelerine bir zahmet bakıver…
Belki bakarsın ki, oradaki Evliyâsına geriden nazar etti, diye,
mânâ hidâyeti zatına da oluverir!
Kabir Hayatına İnanmayanlara Hazret-i Allah Diyor, Dikkat:
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Ey îman edenler! Allâh’ın
kendilerine gazaplandığı topluluğa tabi olmayın ki onlar kâfirlerin kabir ehlinden
ümit kestikleri gibi âhiretten de ümit kesmişlerdir .”
(Mümtehine Sûresi, 13)
Dünyada rahmet-i ilâhîyenin zuhuruna vesile olan vücudda,
hatta zuhur mercii muhitde, yevmi’l-kıyâme her an gene rahmet-i ilâhî az da olsa
vardır.
O yerden îmanlı insanlar her an ruhi haz duyarlar.
Hazret-i Allah verdiğini muvakkat vermez. Aynı
değildir, feridir; amma vardır!
21’inci asırda hakîkatı yaşantımızla gösterebilse idik,
Cihanşümul olan Hazret-i Kur’ân ehl-i kitabın îmanlıları arasında dışlanmazdı!
Toptan onlara “kâfir ve gâvur” diye
hakaret etmese idik inancım odur ki, çoklarının Şerîat-i Muhammedî’yi kabul etmemelerine sebep
kalmayacaktı!
Fütûhât devrinde Şerîat-i Muhammediyye’yi hangi silahla
Endülüs’lere kadar götürdüler?
O gün İslâm’ı nasıl görüyorlar nasıl gösteriyorlardı?
Bugünkü nesil daha anlayışlı, daha kültürlü; gerçekleri niçin
anlatamıyoruz? Zamanı yaşantımızla niçin örnek olamıyoruz?
Tasavvufu Yanlış Öğretiyorlar
21’inci asırda dahi Hz. Allâh’a îman eden
insanların mistik yaşantı hayrânı iken, bizler ne yazık Şerîat-ı Muhammedî’den ayrı olmayan
tasavvufu umursamadığımızdan hakîkat garibi, nâ-ehil ellere bıraktık ve dîni tedrîsat gören
okullarımızda Hint ve Yunan felsefelerini tasavvuf diye okuttuk ve hâlâ okutuyoruz!
Muhammedi şerîatının tasavvufunu anlatırken hiçbir şerîatta
olmayan “bir lokma, bir hırka” veya servet ve
teknoloji düşmanlığından öte gitmeyen bir tasavvuf sergiledik. Akl-ı selim olan kişinin kabul
edemeyeceği bir şekil verdik. Şerîat ve çağ dışı cehaletin ürünü olan bu zihniyet müşteri
bulamadı!
Kevnî hakîkatlerle iktifâ
edip, dîni hakîkatleri de yalnız akıl ölçüleriyle ölçeceğini zanneden kişinin, iyi
bilmesi gerekir ki, vahiy yolu ile gelen emr-i ilâhîyeyi küll olarak ölçmeye hangi akıl
yetkilidir?. Peygamber efendilerimizin bir sıfatı da en akıllı iken,
vahiyle gelen ilâhî emirleri küll olarak ölçmeye muktedir yaratılmadılar. Peygamber efendilerimize vahiy yolu ile gelen emr-i
ilâhîleri akıl yolu ile halledeceğini zannedenler, akılcı dinden öte gidemeyip, bilmeden
aklı ilâhlaştırıp, nakli akıllaştırarak, nefsin ürettiği dîni, nefse çok câzip
getirdiler.
Putperestliğe meylin anlamı budur. Peygamber Efendimiz hayatta
iken üç kabîle reisinin Şerîat-i Muhammedî’ye tâbi olmuşken, İslâm’dan irtidat ederek kabîlesi
ile tekrar putperestliğe dönmesi gelen vahiyleri aklına mantığına uyduramadığı için değil mi?
Allâh’ın sonsuz afv u mağfiretini Hazret-i
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in:
“Zorlaştırmayın kolaylaştırın, daraltmayın genişletin, ikrah
ettirmeyin sevdirin” buyurmasını dînde katı kurallardan başka
mânâ tedrisatı görmeyen bilge kişi, Hazret-i Allâh’ın rahmet sıfatından
habersiz, ilmî öz olarak cehennemden başka sermaye edinmemiş, bilmediği şeyden ne diye bahsetsin
ki?!… Başka sermayesi yok ne yapsın?..
Dua ediyoruz, Allah ilimlerini âlî kılsın, diye.
Bir vârisü’n-Nebî’yi, nedîm-i ilâhîyi kabul edemediklerinden, ilim dağarcıklarında evliyâya yer
bulamamışlardır. “Dost” demekle rahmet-i ilâhîyi dışlamışlardır. Allah
ilimlerini nafi, amellerini de salih eylesin!
İlmi ve irfânı akılcılıktan öte gitmeyen, tasavvufsuz yaşanan
İslâmî terbiyenin, bu çarpık metot devam ettiği müddetçe toplumlar arasındaki düşmanlıkların,
yok olmak şöyle dursun, azalacağını ümit edebiliyor muyuz? Lütfen Kur’ân ışığında iyi tefekkür
edelim. Buna rağmen cümle İslâm âleminde, hâsseten Türkiye Cumhuriyeti’nde daha fazla tasavvufu
yaşamak arzusu görülüyor!
Medyada yayınlanan dîni yayınların ekserîsi tasavvufî anlam
taşıyor; günümüzün ihtiyaç duyduğu mânâda olmasa da. Müteşekkiriz.
Şerîat-i Muhammedî dört esasla mütâlaa edilir. İlm-i fıkıh, ilm-i
kelâm, ahlâk, tasavvuf.
Fıkhın kolları vardır: Mezhepler. Tasavvufun kolları vardır:
Tarîkatlar. Mezhep ve tarîkat mensuplarının yaşantılarının hakîkate uygun olması gerekirken,
akılcı olup, nakli de akla uydurmaya çalışan, yol kesicilerin çarpık fikirlerine nasıl iltifat
ederler?
Bugün İslâm toplumlarının hâli iç açıcı olmayıp biri birlerine
karşı hasmâne tavırlarının olduğunu inkâr edebilir miyiz?
Şu hâlde hiç bir te’sir altında kalmayarak
Allahu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nin lütf u ihsanı olan
Hazret-i Kur’ân’ı olduğu gibi, Kur’ân’ın rûhuna uygun hadîs-i şerîflerden uzaklaşmayarak, dîn-i
İslâm’a ne kadar hizmetkâr olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Hazret-i Kur’ân’da beyan edilen:
“Biz
peygamberlere bir şerîat ve bir de tarîk verdik” buyurmasını
nâ-ehle nasıl izah ederiz?
Vahşi tarikler hiç bir zaman gerçeğin ölçüsü olamaz. Herhangi bir
kişinin bilgisiz yaşayışı İslâm’ın ölçüsü olamadığı gibi.
İlm-i verâseti nasıl dışlar nefsin? Hazzına ve uydurmalarındaki
nefsanî duygunla kendini göstermek için, ya hurafe ve bid’atlara kaçarak dîn-i İslâm’ı
yaşanamayacak hâle getirecek veyâhut şer’î hükümleri dışlayıp “avamın takdîrini kazanıyorum”
zannına kapılacaksın! Ehl-i tarîk şerîat-i Muhammedî’den yani edille-yi şer’îyeden uzak
olursa vahşî tarîktir!
Şöyle ki; tarîkat şerîattır, mârifet şerîattır, hakîkat gene
şerîattır. Öyle bir ilim öğrendin ki, şerîatı ile yükümlü kılındığın Peygamber Efendimiz’in ilmî
dışında olur mu, düşünebiliyor musun? İlim olsun, irâde olsun, talep olsun Hazret-i
Resûlullah’ın getirdiğine uygun olmalıdır!
İradeden yüz çevirip mücerret ilmi
isteyen kelâmcılar; ilimden vaz geçip yalnız iradeyi talep eden bazı tasavvufcular; Hazret-i
Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in getirdiğine aykırı irade ve ilmi isteyen bazı bid’at
erbabı; Allâhu Teâlâ’nın varlığını kabul edip şerîatı ile yükümlü olduğu peygamber
efendilerimizin getirdiği şerîatı kabul edemeyen felsefecilerin dalalette olduklarını
gerçek ilim sahiplerinin inkâr etmesi mümkün mü?
Osmanlı zamanında “Turuk-ı aliyyede vazifeli olduğunu
iddia edenlerden” Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e kadar dayanan
bir silsile-yi merâtibe ve izn-i icâzete sahip olması gerekirdi, yok ise sahte olduğu tebeyyün
ederdi! Hz. Allah bilir ya bu zamanda, bu meziyetlere sahip kaç meşâyıh çıkar?
Yolumuz
Büyük şeyh Efendimiz Kahramanmaraşlı Seyyid Ali Sezâi Efendi’nin
(makamları cennet olsun) Sultan Reşat Hazretleri’nin tasdik ettiği, dergâh açmaya, ayin yapmaya
müsâade ettiği, tuğralı izn-i icâzetnâmesi mahfuzdur.
Hakkında birinci kanalda da gösterilen, Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın katkıları ile “Sahibini Arayan Madalya” adıyla bir film de yapılmıştır.
Kahramanmaraş’ın kurtuluşundaki hizmetinden dolayı mânevî şahsı
madalya ile ödüllendirilen Seyyid Ali Sezâi Kurtaran’ın Kâdirî, Rufâî, Nakşî tarîkından izn-i
icâzetleri vardır ve askeriyenin de tasdîki mevcuttur!
Tekrarlı olsa da lüzumludur: Bir dervişin bir şeyhi vardır!
Dervişe irşâd vazifesi verildikte izn-i icâzetini aldıktan sonra
başka şeyh efendilere verilen makam ve hâllerden de istifâde ettirilir. Tertîb-i ilâhîde ayrılık
yoktur. “Küllî tarikin vahidün.” Cümle
tariklerin kökü Peygamberindedir. Ayrı görenler hata ederler... Yalnız terbiye usulleri ayrı
ayrıdır.
Derviş şeyhine bey’at ettikten sonra mürşidinin terbiye tarzına
kimse müdâhale edemez. Ederse, dervişin mânâsını öldürür. İnsanın dünyaya gelişine bir babayı
vesile kıldığı gibi, ebedî hayata gidişinde de o mânevî bir babaya, Allâh’ın vazifelendirdiği,
irşâda me’mur, mîzâcına ters düşmeyen, tertîb ve tanzîm-i ilâhî bir babaya muhtaçtır. İki olmaz.
Olur, ise “tarîkat pici” olur.
Gerçeği arayanlara Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:
“Dünyaya çocuklar İslâm fıtratı üzere gelirler. Terbiyeye
muhtaçtır. Terbiyecisi ne ise onu öyle yetiştirir.”
Tertîb ve tanzim-i ilâhîler ezel-i
ervâhla ilgilidir.
Hz. Allâh’ın yed-i
kudretindedir!
Ezel-i ervâh’da tertip edilmiş olup, kulun isteği ve iradesi o
yönlü zuhur eder kulun iradesi Hz. Allâh’ın yedindedir!
İşte, kul bu tanzîm-i ilâhîyi hissedememişse, böyle vazifeli
kişilere rûhen bir yakınlık duyamıyorsa, istihâre yapar. Hazret-i Allâh’a
sorar. İstihâre mânevî bir müracaat usûlüdür, Hazret-i Resûlulah (s.a.v.) Efendimiz istihâreyi,
ashâbına sûre ezberletir, gibi önem vererek tavsiye ederdi. Bâzı yol kesicilerin uydurdukları,
“ben gördüm” laflarına kanmayasın. “Beyaz gördüm, yeşil
gördüm” gibi de değil.
Aldanma... Müracaatı sen yaptın, cevabını sen alacaksın,
inşallah. İleri sayfalarda tasavvufî istihâreyi târif edeceğim. Bu yolun eşkıyâlarından sakın.
Gerçek budur: istihârem “Çıkmadı” diye müracaatını kesmeyeceksin. Kısmetinde var ise
mutlaka cevabını alırsın!
Kayınpederim Hacı Mustafa Efendi’nin hayatta bir kızından başka
evlâdı yoktur. “Postu dürdüm, gidiyorum; makam halîfe vermedi” diye
üzülerek giden Şeyh Efendi’nin makâmı cennet olsun. “Vermedi Ma’but, ne yapsın
Sultan Mahmut?!”
Ne sebepden bilmiyorum; Ma’but isterse vermesin, Şeyh Efendi
üzülerek öbür âleme gidedursun.
Sebep ne olur ise olsun daima şeyh olma hayali ile yaşayanlar
şeyhinin olümünü mirasa konan azgın evlât misali gece gündüz bekleyenler: hayâlinden hiç
çıkaramayan menfaatı dünya fakat mânâ sahtekârları kişilerce Şeyh Efendinin yeri hemen
doldurulur. Bu hakka dâir rüyâlar görürler. Rüyâlarında hırkalar giyerler, icâzetlerine hayâlî
mühürler bastırırlar:
“Kork
Allâh’dan korkmayandan.”
Netice îtibâriyle, nefsânî hislerinin esiri olanlar: Her şey
Allâh’ın yed-i kudretindedir. Bu rumuzu bilmeyerek “ben daha iyi
yaparım” diye kendiliğinden meydâna çıkanlar, katılık ve hurafeden başka
ne getireceklerdi? Eğer evliyânın ne anlam taşıdığını bilselerdi cür’et edemezlerdi. Ama tekrar
ediyorum: Kur’ân-ı Azîmüşşân’da Hazret-i Allah, hayli sûrelerde “Peygamber Efendilerimizden
sonra vârisü’l-enbiyâ olan evliyâya tâbi olunuz” buyurmaktadır.
Daha evvelki evliyâlar, sizden evvelki şerîatların evliyâsıdır. Siz tâbi olduğunuz şerîattan
yetişmiş olan evliyâya bey’at ediniz. Eğer bilmiyorsanız, daha evvel belirtildiği gibi istihâre
yapınız. Cevabını açıkça alana kadar tazarru ve niyâzı bırakmayınız.
Evliyâ, peygamberimiz
efendilerimiz gibi masum değillerdir.
Ama yaratılışları tertîb-i ilâhîdir. Ezel-i ervâhla ilgili olup,
dünyada kul, illâ çalışmakla elde edemez!
İnsan sây-i gayreti ile sâlih kişi olur, makâmı velâyete çıkar,
velî olur ama peygamber ve evliyâ olamaz.
Bu vazifeler tertibi ve tanzimi ilâhîyedir!
Kâmil doğarmış, ehl-i Hak,
Doğmadan evvel anası.
Peygamber efendilerimiz, kendilerinden sonraki peygamberi seçmeye
salâhiyetleri olmadığı gibi, evliyâların da kendilerinden sonra evliyâ seçmeye salâhiyetleri
yoktur!
Eğer buna rağmen lâyık gördüğü bir kişiye Allah
emretmediği hâlde hilâfet verir ise, hilâfet verdiği şahsın vefat edene kadar işlediği
yanlışlıklardan vazifelendiren zât sorumludur. O bakımdan hiçbir meşâyıh bu türlü mesûliyeti
almak istemez.
Niçin alsın? Allâh’ın vermediğini vermeye
muktedir mi?
Âciz insan, sorumluluğu idrak edemeyen insan,
(Allah affetsin). Na ehlin Yaptığı tahrîbatları saymaya beşer ilmî kâfi değil.
Allâh’a mahsus olan varlığı kendinde gören, enâniyetten kurtulamayanlara
yazıklar olsun!
Bu izahımı ancak izn-i icâzet sahibi şeyh efendiler anlar.
Allah adetlerini artırsın. Makamlarını âlî kılsın. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)
vazifesini tebliğ ettiği zaman müşrikler demediler mi?:
“Vazife yetim Muhammed’e mi kaldı,
falana filâna gelse idi biz kabul etmez miydik?”
Nasipsizler... Güç ve kuvvetin Allâh’ın olduğunu
bilmeyenler az mıdır?
Şunu da anlatmadan geçemeyeceğim: Vazife istenmez. Verilirse red
edilmez!
Dergâhta “vazife” derece demek değildir. Derece,
kulun îman ihlas ve samîmiyetiyle elde edilir. Vazife ise dervişin kabiliyetine göre, yoluna
hizmet etmesi içindir. Bazı vazifeler şeyhinin lâyık görmesi ile verilir. Dervişin gördüğü açık
rüyaları da şeyhini ikna eder. Tekrar ediyorum: Bu vazifeler dereceye tesir etmezler. Samîmiyeti
ve ihlasına göre mânen okşanır. Samimi icraatlarından elbet mânevî taltif görür. Şeyh efendiler
lüzumuna binâen, her türlü vazife vermeye salâhiyetlidirler. Verdiği vazifelinin dünya ve âhiret
mesûliyyeti vazife veren şeyh efendiye aittir. Sorumludur. Bu bakımdan “hilâfet”
gibi vazifelere hiçbir şeyh bu mesûliyeti yüklenme saflığına tevessül etmez. Ezel-i
ervâhtaki tanzim-i ilâhîyenin zuhurunu, bi-zatihi Hazret-i Allâh’ın emrini
bekler!
Bu mevzuda dervişin görgüsü şeyhini mecbur kılmaz. Şeyhine
bi-zâtihi verilen emir muteberdir. Ehl-i hâl bir zât buyurmuşlar ki:
“Vardığı her menzilde sofra
beklemeyen kişinin ayağını öperim.” demek böylesi güç bulunur. Bu türlü
enâniyetten rabbim muhip kullarını korusun!
“Bilmiyorsanız Ehl-i Zikir’den Sorunuz”
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden
başkasını göndermedik. Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz.”
(Nahl Sûresi, 43)
Bâzı müfessir efendilerimiz şöyle tefsir etmişler: “Biz melâikeden ve kadından Peygamber
göndermedik. Eğer bilmiyorsanız erbâb-ı zikirden sorunuz.”
Hazret-i Allah bu sûre-yi celîlede kullarına,
herkesin ölçemeyeceği bir tertîb-i ilâhîyi gösteriyor: Bu tertîb-i ilâhîyi yeteri kadar
bilemezsiniz. Siz bilmediklerinizi erbâb-ı zikirden sorunuz. Bu türlü ilmin sahibidir onlar.
“Âlimler anlar” diye meâl ve tefsir olarak da mânâsı doğru, fakat izah
edilmesi lâzım. İlim Allâh’ı bilmektir. Allâh’ı en çok
peygamber efendilerimiz bilir, evliyâlar, velîler, mü’minler ve sâlih kulların bilişleri kâdeme
kâdeme ve derece derecedir.
Peygamber Efendimiz: “En
çok Allâh’ı bileniniz benim” buyurmadı mı? Belirtilen erbâb-ı zikir
mürşittir; eşittir âlim. Ama nasıl âlim: Verâset yoluyla âlim. İnsan her türlü sâhada neye
çalıştı, ne öğrendi ise o bildiğinin âlimidir, bilmediği çok şeylerin de cahilidir. Evliyâyı
kabul etmeyen ilim sahipleri ki, kevn den ileri gitmeyen, ilme’l-yakîn bilenler, yeterli
değildir. Ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn gerekli olup, mânâ ilmî ilm-i verâsettir. Diraset ilmî de
ilimdir, amma mânânın özüne gariptir!
Onlar iyi bilirler ki, makâm-ı velâyet yalnız erkekler içindir.
İmâmetlik de böyledir. Kadın ve melâikeden imam olmaz. Akâidde geniş izahı vardır.
“Yeryüzünde halîfemi yaratacağım
hitâbı.”
Âdem aleyhi’s-selam ve zürriyetinden gelecek olan erkeklere
mahsustur. Vârisü’l-enbiyâ, evliyâ insanların irâdesine bağlı olmayıp, tamâmen
Allâh’ın (c.c.) tertîb ve tanzîmidir. Ezel-i ervâhla ilgili olup, insanlar
sây-i gayreti ile velî olur, makâm-ı velâyete çıkar.
Bu hususta, Gavs-ı Âzam Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hazretleri’nin
beyânı şöyle:
“Kişi Allâh’ın
mü’min ismi aynasında kendini görür. Bu ayna zâhirî aynaya benzemez. Yapacağın hareketler bu
aynada değişmez.”
Maddedeki sırlı ayna gibi değil. Makâm-ı velâyete çıkan kişinin
irşâdla vazife yetkisi yoktur. Evliyâ, makâm-ı velâyetten de nasîbini almış,
Allâh’ın irşâda vazifelendirdiği kişidir. İrşâd, tertîb ve tanzîm-i ilâhîdir.
Bahşedilir. Şöyle ki: İzn-i icâzete sahip mürşit tarafından tebliğ edilir. Başka türlü kimsenin
salâhiyeti yoktur bu vazife beşerin aklı ve mantığının ölçüsüne girmez!
Bu türlü vazifesi olanlar nefislerine zerre kadar bir şeyi
mâletmezler. İnsan âcizdir. Bu gerçeği duyarak değil, yaşayarak bilirler. Geçmişi rahmetle ve
hürmetle anarlar. Bilirler ki, istikbâli Allâh’tan başka kimse bilmez. Sana
gerekli olan hâldir, bugündür. Şerîat-i Muhammedî’ye tâbi olup yaşayan bahtiyar, tevhîd-i zâtı
yaşa, inşallah. Yaratılışın sırrı ilim ve irfânını başka türlü arama!
Dîn-i İslâm’ın da özü tevhittir; bütün semâvî dinler tevhit
dînidir. Dört kitabın ve suhufların da özü tevhittir.
İlim yönünden de, amel yönünden de tevhittir. Kelime olarak “lâ ilâhe illallah” tır:
Allâh’tan başka ilâh yoktur, illâ, Allah vardır.” Bunun gayrısı
şirktir. Ne kadar dilinle söyleyip, hâlinle yaşamak istiyorsan, nedîm-i ilâhî, vârisü’n-Nebî’ye,
ehlullâhın terbiyesine muhtaçsın. Ehl-i hâlden şâir Emrah gerçekleri şöyle ifade eder.
İksir-i a’zamdır, nutk-u ehlûllah,
Yek nazarda hâki kimyâ ederler.
Hakk’ın esrârından onlardır âgâh,
Velâkin sûrette ihfâ ederler.
Hakâretle bakma dervişanlara,
Köhne aba giyen ârifânlara.
Vârisü’l-enbiyâ denmiş anlara,
Mürde gönülleri ihyâ ederler.
Emrâh-ı cehdeyle, kâli hâl eyle,
Kâl ehl-i olandan infisâl eyle.
Erenleri bul da imtisâl eyle,
Seni de vâsıl-ı Mevlâ ederler.
Ehl-i Aşk
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Onlar öyle sapıklar
ki, söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allâh’ın ziyâret edilip, hâl ve
hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyâretten vazgeçerler. Ve yeryüzünde fitne
ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.”
(Bakara Sûresi, 27)
Bu âyet-i kerîme umûma mahsustur. Ziyâret edilmesi lüzum eden
kimseler zaman zaman izah edilmiş olup, tek bir şahsa mahsus olmayıp, nesebden gelen büyükler
olduğu gibi, âyet-i kerîmede kasd-i ilâhî dolayısıyla Allah için bey’at edilen
kimselerdir, gerek hayatta iken gerekse kabir hayatlarında!
Mevlâ-yı Zülcelâl Ve Tekaddes Hazretleri Fetih Sûresi
10. âyette: “Onların elinin üzerinde benim
elim vardır” buyurmadı mı? “Kim ki, ahdini bozarsa nefsine zulmetmiş olur. Kim de sebat
eder, ahdine sâdık kalırsa o kullarım için büyük ecir ve mükâfât vardır” buyurmadı
mı?
Bey’at, bey’at-i Resûlullah’dır. Söz Allâh’a
verilir. Mürşitlere olan bey’at, Hazret-i Resûlullah’a vekâletendir verâset taşıyan mürşitler
kıyamete kadar biatı götürmekliği için vazifelidirler!
Yukarıda arz ettiğim gibi, rahmet-i ilâhî bir zamana mahsus
olmayıp, kıyamete kadar bâkîdir!
Böyle biline. El-Hamdü
lillâhi Rabbi’l-âlemîn olan Allah (c.c.) şeytana,
şeytani vazifesini kıyamete kadar müsâade etmişken, mürşidin vazifesi biter mi? Bu türlü çarpık
düşünceler Allâh’a zulüm isnat etmektir. “Küllî şey’in sebebâ”
buyurulmadı mı? Kişisel düşüncelerinle değil, Hazret-i Kur’ân’ı iyi
anla. Bu türlü vazifeli yaşayan insanlara “tertîb-i ilâhî” diye hürmeti ve
istifadeyi bil. Bu rahmet şâhısa münhasır değil, umûmîdir!
Ehl-i aşkı sakın rencîde etmeyesin. Hazret-i
Allah merhamet-i ilâhîsiyle kullarını açık açık uyarıyor:
“Evliyâma ezâ edene harb
açarım” buyurmuyor mu? Söyler isen Gerçeği söyle, bilmediklerini
“bilmiyorum” de. Hiç olmazsa mesûliyetten kurtul doğruyu söylemekle kurtuluşa ermen umulur!
Dini tedrîsâtı tasavvufsuz bu hâle getirenler, nâ-ehle meydanı
boş bırakanlar, huzûr-ı ilâhîde yaptığı tahrîbâtın ki en azından kişinin mânevîyatını
öldürmektir hesâbını nasıl verecekler? Hesap sorulmadan kurtulacaklarını mı zannederler?
Kimse vazifesini yüzde yüz yaptığını iddia edemez. İnsanlar
Allâh’ın afv u mağfiretine muhtaçtır. Samîmi ol. Yalnız “akılcı”
giderek, bu gerçekten nasip alamayandan olmayasın!
Ehlullâhın sözüne kulak ver. Okumak yazmak araçtır gereçtir.
Mârifet, hakîkat Allâh’ın yed-i kudretindedir. “Biz dilediğimize hikmet
veririz, hikmet verdiğimize rahmetimizi çok çok ihsan ederiz”
buyurmadı mı?
Camide ehl-i zikrin toplu zikirlerine, eğer namaz kılanları
rencîde etmiyorlarsa, eşyâda tahrîbat yapmıyorlarsa, korkunç hâlleri ile insanları
Allâh’tan kaçırmıyorlarsa, teknolojinin ve medeniyetin aleyhinde değillerse, bu
hususta ilmin de müsaitse ehl-i zikre yardımcı ol. Başkalarına güzel örnek olmalarını sağla.
Hizmet et.
“Allâh’ın mescidlerinden
Allâh’ın zikrini men eden zâlimden daha zâlim kim olur?”
Hitâbı ile ind-i ilâhîden azarlanmayasın, “bu hitâb
namaz içindir” diye ahkâm kesmeye kalkışma. Sizlerin de mâlûmu olduğu gibi
her ibâdete “zikir” buyuruldu. Ama zâtının isimlerini kesir
zikretmeyi, Kur’ân’ın çok yerinde emir buyurmuyor mu? Namazın orucun, zekâtın, haccın belirli
zamanı vardır.
Zikrullah zamana bağlı olmadığı gibi kesir buyuruldu başka
ibadetlere benzemez yalnız benî âdeme mahsus olmayıp cemî yaratıkların müşterek ibadetleridir!
İbâdetin devamlısı makbuldür, buyuruldu. Bu bakımdan Peygamber
efendilerimiz arasında ayrılık görmeden, gelmiş geçmiş evliyâullâhın, ehl-i îman ve ehl-i
islâmın, âhirete yürümüş derviş kardeşlerinin de ruhlarına üç İhlas, bir Fâtiha okuyarak ezkârı
her gün yapmak gerekir ki, bu “ezkâr” ağırlığı alınmış, dervişin günlük dersidir.
Bunun dışında belirli mübârek gün ve gecelerde, cemaat
ibâdetlerinin ferdîden daha makbul olduğunu bilmeyen var mı?
Böyle, tarih boyu devam edip gelen rahmet-i ilâhîyeleri ilmimiz
müsaitse daha güzel tanzim edelim. Câzip hâle getirelim, tahrip tarafına gitmeyelim.
Allâh’ın “zâlim” buyurduğu damgayı yemeyelim.
Aşk caddesi akla tıkandı... Kendi kulaçlarınla aşk
deryâsını geçemezsin; ya bir vârisü’n-Nebî, ya da bir nedîm-i ilâhî elinden tutmadıkça!
Tertîb-i ilâhîyi, kimsenin değiştirmeye gücü yetmez. Hazret-i
Allah hiç bir kulunu akılsız bırakmasın.
Na-ehlin esiri de kılmasın.
Gerçekleri tefekkür edebilecek akıl, ilim ve irâde ihsan
buyursun.
Âmîn, ve selâmün
ale’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.
İstihâre
Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
“Siz bilmediğiniz mühim
şeyleri Hazret-i Allâh’a sorunuz.”
Bilmediklerimizi her ilim yed-i kudretinde olan Hazret-i
Allâh’a Peygamber Efendimiz’in işaret buyurduğu gibi sormamıza istihâre
denildi. Ehl-i tasavvufun târif ettikleri istihâreyi inanarak acabasız yapmaya çalışalım:
Aldığımız cevabı önemseyecek îmana sahip değilsek yapmayalım.
İstihâre falcılık, cincilik, gaybtan haber vermek hiç değil, Kulun âczini itirafı anlamındadır.
Bilmediği mühim mevzuları Hz. Allâh’a
sorulmasının elçisi âhir zaman peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) efendimizin
tarifi üzere yapılmasına “istihâre” buyuruldu.
Müracaatında âczini itirafla bildirilmesinin, âczine uygun
anlayabileceği gibi olmasını samimiyetle rica edecek. Ve cevabı istihâreyi yapana verilir
başkasına verilmez! Gördüğü mânâ müracaatında açık olacak. Beyaz gördüm, siyah gördümle kimse
kimseyi kandırmasın!
İstihâre mürşidini görmesi için
yapılır! Evlenmek için yapılan istihâreler görgü için yapılmaz, hakkında hayırlı olması için
Rabbına inanan insanların müracaatıdır tavsiye edilir.
Neticeye tahammül sadık,
muhip, ehl-i îmanın kemâlatıdır.
İstihâreyi, sana tarif eden salâhiyetli zâta ilave etmeden,
noksan da söylemeden anlatacaksınız. O zât nasıl tâbir etti ise öyle kabul edeceksin. Çünkü
gördüğün mânâ seni de tatmin edecek!
Tekrar ediyorum: Renk meselesi değil. Beyaz, yeşil önemli değil.
Tatmin olacak cevap alacaksın!
Cevap alamadınsa istihâreni tekrar edeceksin. 9 gün kadar
yapılması tavsiye edilir. Cevap gelmedi ise kimseden vazife alınmaz. Alır ise alan da veren de
ind-i ilâhîde mesûldür!
Başkasına verilen cevap kesinlikle muteber değildir. Gafil olma.
İstidayı sen verdin, cevabını sen alacaksın.
Başka nedenle yapılan istihârelerden mutlaka görüntü beklenmez
îmandan gelen müracaat usulüdür makbuldür
İstihâre Nasıl Yapılır?
Sıhhatin normal olacak. Yatma zamanı abdestin olsa da yeniden
abdest alacaksın. İki rekât istihâre namazına niyet ederek namaz kılacaksın. Fâtiha’dan sonra
Kâfirûn ve İhlas sûreleri tavsiye edilir.
Selamdan sonra üç İhlas bir Fâtiha Peygamber Efendimiz’in mübârek
rûhuna hediye edilir. Üç İhlas bir Fâtiha Hulefâ-i Râşidîn Efendilerimizin ruhlarına hediye
edilir. Tekrar üç İhlas bir Fâtiha Gavsü’l-Azam Seyyid Abdulkâdir Geylânî, Seyyid Ahmede’l-Kebir
er-Rufâi, Seyyid Ahmede’l-Bedevî, Seyyid İbrâhim Düssûkî, Şeyh Ebu’l-Hasan Ali Şâzilî, Şâh-ı
Nakşibend Muhammed Bahâaddin Efendilerin ve kâffe evliyâullâh’ın ruhlarına hediye edilir.
Üç salevât-ı şerîfe okunur: “Allahümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin
ve alâ âli Seyyidinâ Muhammed” diye.
Üç istiğfar, “estağfurullah el-Azîm”
diye.
On bir İhlas, on Fâtiha okunup, istihâreyi ne için yaptınsa onu
dile getireceksin. İntisap hakkında ise örneğin:
“Yâ Rabbi, zâtına kulluk vecîbemi lütfu ihsanınla yerine
getirmek istiyorum. Rızânı kazanmam için mîzâcıma uygun, vazifeli kıldığın vârisü’l-enbiyâ
olan hangi kulunu rehber edineyim? Îmanım odur ki, dünyayı bu türlü rahmetinle her zaman
bezedin. Kıyamete kadar da ihyâ edeceksin. İhtiyârımla yalvarıyorum, lütfet. Âcizim!
Rahmetine vesile
kıldığın varisü’n-nebi, nedim-i ilâhî olan mürşidimi ihsanınla açık
göster!
Rızâna uyumlu, emr-i ilâhîye uyumlu, rahmetine yol almamı
ihsan et” diye niyaz edersin.
Abdestli olarak sağ tarafına sağ avucunun içine başını koyup,
“Yâ Fettâh!” diye yatacaksın.
Açık açık görene kadar devam eyleyeceksin. “Sen
mutmain olmadıkça başkalarına” kanmayasın. Başkasının görmesi muteber değil. Müracaatı
sen yaptın. Sana, kısmetin varsa mutlaka bildirilir. Bildirilmeden, sakın kimseden bu türlü
vazife alma. İstihâren çıkınca, sana istihâreyi veren kişiye istihâreni anlat. Ne diyorsa öyle
yap. Sakın bâzı cahiller gibi kendi kendine değerlendirme. Peygamber Efendimiz hâssaten tavsiye
buyurmuşlardı.
Mürşidini buldun mutmain oldun ise istihâresiz biat
edebilirsin!
Dikkat! İstihâre yaptıktan
sonra cevap almadan ömür boyu devam etse de kimseden vazife alamazsın!
Falcıdan cinciden uzak dur.
Peygamberimiz efendimiz buyurdular ki: “küllî müneccim kezzab (bütün
müneccimler yalancıdırlar).
Cinnî hâllerdir. Cin tâifesi benî âdemden daha fazla bilgiye
sahip değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı benî âdem kadar bilemediler, bilemezler de...
Allâh’tan başka
ilâh yoktur, illâ Allah vardır. Onun şeriki, naziri yoktur. Güç ve kuvvet
bi-zâtihi Hz. Allâh’a mahsustur!
Bütün âlem onun yed-i kudretindedir. İzafidir, mecâzîdir,
bi-zâtihi değildir!
Peygamber efendilerimiz de ilâh değildir. Cümlesi Hz.
Allâh’ın kuludur, abdidir, elçileridir! Hz. Allâh’ı ve
elçilerini bu veçhile bilesin.
Müttaki, ittika sahibi,
mü’minin îmanı bu yönlüdür!
3. BÖLÜM
ŞİŞ HAKKINDA
Eûzü Billâhi Mine’ş-şeytâni’r-racîm
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Huzurdan koğulmuş, lânetlenmiş şeytanın şerrinden Rabbıma
sığınırım. Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla başlarım.
Maksadım şiş propagandası değil. Yanlışlıkları duyurmak kasdı ile
okurlarım bu metafizik olayın da garibi olmasınlar, diye izaha çalışacağım!
Şunu da bildireyim ki: Şiş burhanı benim için suç değil. Çıkarıma
kullanmadığıma dair elimde mahkeme kararları var! 12 senedir şiş burhanı yapmıyoruz. Çok mühim
metafizik bir olay. Ne yazık ki taklitçilerin ve nâ-ehlin elinde. Hazret-i
Allâh’ın varlığını, fiziki olaydan başka bir olay kabul edemeyen bilge kişilere
her şeyin yed-i kudretinde olan Hazret-i Allâh’ın var olduğunu kanıtlayan, her
sınıf âdemi düşündüren ve gerçeğe yönelten.. Nâ-ehlin elinde ölüm aleti; müsâade edilen ehlinin
elinde metafizik olay..
Bugünkü yaşantıda tesiri görülmedi. Taklitçilerin, ehil
olmayanların elinde suyu çıktı. Aklın ve mantığın ölçemeyeceği metafizik bir olay. Metafizik
olaylara müsait olmayan toplumların yedinde bilgisizce, horlanır oldu. Basit bir olay değildi.
“Habibim sen atmadın, illâ ben
attım”
Hitabının zamana yansıması idi! Yalnız isimler değişik
değişiktir. Peygamber efendilerimizde zuhur ederse ismi “mucizedir”; Vârisü’n-Nebî, nedim-i
ilâhî ki, zâhiri ulemanın diyemediği “evliyâullah”ta zuhuru “kerâmet”tir.
O kerâmetin tekrarının zuhuru “burhan”dır.
Bu metafizik olaylar
mânevîyatın yed-i kudretindedir.
Peygamber efendilerimizden zuhur eden hârikulâde, tabîat üstü
hâller fiziğin ölçemeyeceği, metafizik, beşerin gücünün yetemeyeceği ve hiç bir zaman da aklî,
mantıkî ölçülerle ölçemeyeceği, sonsuz merhametinin, rahmetinin imtihan dünyasında, tâbir câizse
cemî kullarına iltiması olup; yaratıcısını unutup, her şeyi maddede mütâlaa eden, maddeden başka
bir şeyi kabul edemeyen gafil kullarını.
Mûcize ile sihri ayırt edemeyen, Mûsâ aleyhi’s-selam’la
sihirbazları aynı gören ulemâ geçinenlerin gafletlerinden ve şerlerinden her şey yed-i
kudretinde olan Hazret-i Allâh’a sığınırım.
Maddede ve mânâda da kânûnu bilmemek mâzeret midir?
Hayır...
Mânâ yönünde hakîkat dışı düşünenlerin Hint felsefesinden, Yunan
felsefesinden öte gitmeyen tasavvuf anlayışları, bu yönlü rahmet-i ilâhîyeyi anlayamazlar.
Geçmişi anlayamadıkları gibi, bu ve buna benzer düşünceler çağı da idrak edememektedir.
Geçmişlerimize Hazret-i Allah rahmeti ile lütfetsin, makamları cennet olsun…
Mâzideki yaşanan rahmet-i ilâhî kalıplaştırılarak bugün de aynı
durumda mütâlaa etmek, tertîb-i tanzimi ilâhîyeyi bilmemek çağı hiç bilmemek, geçmiş zamanda
yaşamış evliyâullâhın hayatını motamot olarak zamana yansıtmaya kalkışmak, gülünç ve yersizdir.
Peygamber efendilerimizin de
hayatları basmakalıp olmayıp, Allâh’ın elçileri rahmet-i ilâhî, kâffesi
nûr-ı Muhammedî’dir. Hepsinden mûcize yani metafizik olaylar zuhur etmiştir!
Ezel-i ervâhda peygamber olarak, istisnâî, günâh işlemeyecek
kâbiliyette yaratılmışlar, dünyaya gelişleri dahi mûcizedir.
Allah tarafından gönderilen kitaplar ve suhuflar
da mûcizedir. İnkârı küfürdür!
“Veresetü’l-enbiyâ” olan evliyâullahtan zuhur
eden tabîat üstü, hârikulâde hâller olan kerâmeti inkâr da küfürdür.
Allâh’a ve Resûlü’nün getirdiği şerîata inanmış,
yaşamaya çalışan bahtiyar insanın hayatında tecelli eden rahmet-i ilâhînin ismi
“kerâmet”tir.
Aynı kerâmetin değişik sîmâlarda zuhûru
“burhan”dır.
Allâh’a inanmayan bâzı kişilerde zuhûru görülen
hârikulâde hâller “istidraç”dır.
Bunları yapan Hazret-i
Allâh’tır.
Bu türlü hâlleri insan yapmaya muktedir değildir.
Muktedirmiş gibi göstermek cehalettir, varlıktır; varlıksa
Allâh’a mahsustur, beşere mâletmek zındıklıktır, küfürdür!
Yol kardeşlerimle sohbetimde, vazifem îtibâriyle üzerinde
hassâsiyetle durduğum esasın, “mutasarrıfı Hazret-i
Allah”dır. İnsan âcizdir. Verilen cüz’î irâdenin dışında tasarrufata
muktedir değildir. Böyle biline!
Gelelim şiş burhânına: Pîr Efendimiz Seyyid Ahmede’l-Kebîr
er-Rufâî Hazretleri’nde ve cümle evliyâullahda zuhur eden kerâmetlerin sonradan tekrârının ismi
“burhan”dır!
Dergâh’dan yetişmiş, silsile-yi merâtip sahibi, izn-i icâzet
almış, irşâda salâhiyetli kılınmış şeyh efendiler şiş burhânı yapmada ve yaptırmada yektili
olabilirler -ki bunların vazifeleri Allah tarafından mürşidinin salâhiyeti ile
verilir; bu türlü vazife vermeye na ehil salâhiyetli değildir! Peygamber efendilerimiz,
peygamber tâyin edemez!
Meşâyıhlar da yerine şeyh
tâyin edemezler!
Hazret-i Mûsâ (a.s.) Allâh’a niyaz ederek:
“Yâ Rabbi! Kardeşim Hârûn’u yardımcı vermez misin?”
diye müracaat etti, Hârun (a.s.) da kendisine yardımcı olarak lütfedilmiştir.
Bunun dışında mânevî vazife yapmaya kalkışanlar, bilgisiz, saf kişilerdir. Yâhut çıkarlarının
esiri olan, Allâh’a kul olmayı bilmeyen gafil insanlardır!
Rabbım böyle, bildikleri hâlde hâlâ “vazife
yapıyorum” zannedenlerin şerlerinden cümle kullarını korusun (âmîn).
Şiş burhanı bu fakire senelerce evvel verildiği hâlde burhan
yapmadım. Gerçek şu idi: Çekiniyordum. Açık söylemek lâzımsa: Korkuyordum da!
Önceleri, “-Niçin burhan yapmıyorsun?” diyenlere:
“-Şiş ile bizi tanıyanlar, tanımasınlar” diyerek işi kapatıyordum!
Öldürücü bir demir nasıl insana girer de tahrîbat yapmaz, aklım
mantığım îmanımla çelişki hâlinde idi!
Bir gece mânâ âleminde azarlandım. Makam tarafından:
“-Niçin şiş burhanı yapmıyorsun.
Sana bu vazifeyi verenden daha mı iyi biliyorsun?!” denildi.
Daha neler demediler ki, bu türlü görgüleri sakın hafife alma.
Peygamber Efendimiz’e de vahy-i ilâhî altı ay rüyâ âleminde geldi!
Sadık rüya vahyin kırk altı cüzde bir cüzüdür. Mânevî rüyânın
inkârı küfürdür. Bu durum ancak ehline mâlumdur.
“Biz
Yûsuf’a rüyâ tâbirini öğrettik, ona hikmet verdik. Biz dilediğimize nice nice
hikmetler veririz.” buyurdu, Hazret-i Allah!
Nâ-ehle anlatma. Her tahsil yapan kişinin bileceği maddî mesele
değil, gülünç olma. Ehline sor!
Bu abd-i âciz o mânâda yapılan hakâretten sonra her isteyene şiş
vurdum. İsteksiz burhan yapılmaz, enâniyet olur. Burhanların içerisinde en tehlikelisi şişdir!
Zâhirî ilim bu olayları izaha muktedir değildir olamayacak da!
Beşerin gücü burhanı ne icraata ne yapmaya, ne de yeterli izaha muktedirdir. Zâhirî ilim
erbâbına sorup da onları da günâha sokmayalım. Lütfen...
İsterse ilâhîyat mezunu olsun, ilmin her dalı rahmettir. Her ilim
Allâh’ı bilmektir.
İlim vardır, Allâh’ın fiilî sıfatlarını
bildirir,
İlim vardır, sübûtî sıfatlarını bildirir.
İlim vardır ki Hazret-i Allâh’ın zati
sıfatlarının zevkini verir ki o bahtiyar Allah ve resülünun gerçek şahidi
Ehl-i Aşk’tır!
Bu ilim Kur’ân’ın özü, Peygamber efendilerimizin ve cümle
vârislerinin yaşantısı olup, umûma izahı ihlas, takvâ, verâ olarak izah edilir. Kaynağı
tasavvuftur. Tasavvuf semâvî dînin dışında gösterilemez. Bi-zâtihî dindir. İnsan bildiğinin
âlimi, bilmediğinin cahilidir!
Burhan yapmak kişinin şeyhliğini kanıtlamaz. Burhanı, her hangi
bir kişiye salâhiyetli şeyh efendi verebilir. Derviş olmasa dahi verilir. Bu, kişinin derecesini
de göstermez. Bu ahval kişinin irâdesinin dışında olup, nefsine mâletmek mânevî sahtekârlıktır.
Kişinin derecesini inancı ve inancının yaşantısındaki zuhûru gösterir. Nâ-ehle burhan verilirse,
mesûliyeti hem yanlış yapana, hem de şeyh efendiye âittir. Kendisine verilen burhânı izn-i
icâzeti olmayan kişinin başkasına vermeye salâhiyeti yoktur. Burhan verilen kişi dinden çıksa da
geri alınamaz.
“Biz onların iplerini
uzatırız, imkânlarını genişletiriz, azabımızı iyi tatsınlar
diye” buyurdu,
Hazret-i Allah. Burhan yapma yetkisini na ehle
veren kişi mesûldür.
Şiş basit bir inşaat demiri olduğu gibi her hangi sivri bir şey
de olabilir. Vurmadan evvel sünnet-i Resûlullah olduğu veçhile tükürük ile meshedilir.
Çıkardıktan sonra vurulan yere gene tükürük sürülür.
Kan durdurmak ayrı bir burhandır. Tazarru, niyaz edilerek,
Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut âyet-i kerîme ile durdurulur. Seyirciler içinde inanmayan var ise,
sihir gibi düşünüp de günâha girmesin, diye rahmet-i ilâhî olarak ondan kan çıkarır!
İnsan âcizdir. Güç, kuvvet Allâh’a mahsustur.
Fizikî kâideden başka bir şey kabul etmeyenleri düşündürmek için bu olay bir metafiziktir! Yoksa
kuvvet ve kudret-i ilâhîyi bu âlemde her zerre göstermiyor mu? Bâzı âlim geçinen kişiler bu
durumu kânûn-i ilâhîye mugâyir gibi göstererek, günâh işlerler, kendilerine inananların
îmanlarını da zaafa uğratırlar!
Bu türlü burhanlar rahmettir ve çok kişinin îmanını güçlendirir.
Yoksa bu abd-i âcizi “yapmıyorsun” diye niçin azarlasınlar. Bu sözlerimi
atmasyon zannetme. Buna ihtiyâcım yok. “Trans” diye basitleştirme. Onun için
çocuklara da vuruyoruz. Çocuğun transı mı olur?
Uzun lafın kısası; zâtınız transa girip, tükürüklenmiş bir demiri
kendinize sokun. Beceremiyorsanız laf ebeliği yapmayın!
“Buna aklımız ermiyor” derseniz
îtibârınız ve ilminiz daha saygın olur inanırım. Bu yönlü niyetinizi bilmek kehânet değil!
Maksadınız “Üzüm yemek değil, bekçi döğmek.” Ama dikkat et, ne kadar kara
sürsen de hakîkatte kendi yüzüne sürersin amma bilirsin veya bilemezsin bu bilgin kânun-ı
ilâhîyi değiştirmez!
Bir Tv Programı Üzerine
Hayli arkadaşlara makâmın verdiği yetkiye istinâden,
Allah rızâsı için burhan yapmalarını ricâ ettim. Çok yerlerde senelerce icrâ
ettiler. Fakat medyada olsun, bâzı başka yerlerde olsun maksadından saptırılmış, ehil olmayan
ellerde gülünç duruma düşürülüp, rahmet-i ilâhîyi tahrif ettiklerini, şiş burhânını ne hâle
getirdiklerini milletçe esefle gördük!
Burhânı takrîben oniki sene evvel te’hir ettik. Müsâade edilen
arkadaşlara da tehirini ricâ ettim!
Bâzı kanallardan ısraren istenildiği hâlde, fikrimizi
değiştirmedik.
“Eli Tertemiz”(!) olan
programda, beş yıl evvel yapılan burhânı, doksan altının Kadir Gecesi’nde yapılmış gibi
aleyhimizde, kabahat ve suç bulmuş edâsı ile hakâretler, iftirâlar ekleyerek, tıynetlerindeki
küfrün tezâhürünü gösterdiler. Cumhuriyet Türkiyesi’nde bizleri perişan edecekler idi, güyâ!
Evet, ruhen sarsıldık, rahatsız olduk. Hazret-i
Allâh’ın buyurduğu:
“Evliyama eza edene harp ilân
ederim” hitabının nasıl olduğunun zuhurunu ve anlamını gördük ve yaşadık!
Avrupa’ya biz âcizleri reklam eylediler. Alman FOX televizyonu
ile 35 ülkeye yayın yaptılar! İslâm’da yaşanmak istenilen, hurafelerden, bid’atlardan arınmış,
kalıplaşmış nâ ehlin tasallutundan kurtarılmış, Şerîat-i Muhammedî’yi yaşayarak muâsır milletler
seviyesine çıkmak isteyen toplumlara, İslâm’ın mâni teşkil etmediğini tüm şerîatı Muhammedî’yi
yaşayan bahtiyarlar...
Gerçeklerin güzelliklere karşı olmadığını anlayanların günbegün
arttıklarını hayranlıkla seyredip Allâh’a hamd ediyor ve bu güzellikleri biz
âcizler sergilemeye çalışıyoruz.
Rabbım muvaffak kılsın. Âmin, veselâmün ale’l-murselîn.
Hazret-i Allâh’ın emrini, Hazret-i Resûlulah’ın
teblîğini bütün insanlar ne zaman anlayacaklar? Hazret-i Allah buyurdu:
“Ey insan! Bu âlemi ben
yarattım, sen tanzim edeceksin.”
Atv’de Fatih Çekirge’nin İktidar Oyunu programında TRT 1’de ve
daha birçok programlarda gazetelerde, dergilerde, haftalık sohbetlerimde,
“Cumhuriyet”in en güzel idâre tarzı olduğunu ve yağcılık ve nankörlükten uzak
bir Atatürk hayrânı olduğumu birinci kanalda kaç defa, diğer bâzı kanallarda da ara sıra
anlattığımı sağır sultanlar dahi duydular ve biliyorlar. Bu gerçekleri her zaman her sınıftan
insanlara anlatmaya yetkiliyim ve muktedirim. Az da olsa o günleri yaşadım. Şahidi olduğum çok
meseleler var, gerek maddî gerekse mânevî...
Lâiklikte dünyaya İslâmiyet’in örnek olduğunu, ama lâikliği
istismar ederek, dinsizlik gibi göstermeye yeltenen bâzı kişilere zahmet etmesinler, derim. Bu
millet îmanı bütün, İslâm’ı çağa göre yaşamaya çalışan, başka İslâm devletlerine örnek olan bir
millet. Bütün gâyesi muâsır milletler seviyesine çıkmak isteyen bir toplumu, gericilikle itham
etmek, bilmiyorum onlara ne kazandırıyor?
Bugün demokrasinin geçerli olduğunu, komünist ülkeler dahi
anladılar. Hasretini çekiyorlar. Çok partili demokrasi idâresini bu millet 1946 senesinde kabul
etti. Milletçe yaşamaya çalışıyoruz. Allah muvaffak kılsın...
Vakfımız ve üyelerimiz her partiye gönül vermiş, partiler üstü
bir kuruluş ve cemaat olup, partiler içinde herkesin görüşüne göre seçme özgürlüğüne sahiptir.
Bizi küll olarak herhangi bir partide göstermek
iftirâdır, zulümdür.
Şunu anlatmak istiyorum: Burhan metafizik bir olaydır. Şüphe
edilmesin.
Fakat zamanımız bu rahmet-i ilâhîyeyi kaldırmak gücünü
kaybetti!
Hz. Allâh’ın varlığı sebepsiz
biliniyor.
Daha açık tecelli-yi ilâhîyenin
zuhur edeceğine inanıyor ve bekliyorum!
Kâinatın yaratılış sebebi olan Nûr-ı Muhammedî hakîkatine ulaşmak!
Kâmil insana karşı beslenen sevgi ve bağlılıktır.
Kâmil İnsan, bütün insanların gözbebeğidir.
Kâmil insanı sevmek,
Nûr-ı Muhammedî’yi sevmek,
Allâh’ın rahmet sıfatlarının tecelli ettiği merciyi sevmek,
Allâh’ı sevmektir.
H. Galip Hasan Kuşçuoğlu
4. BÖLÜM
ZUHR-I ÂHİR
Peygamber Efendilerimizin yaşadıkları zamandaki imkânları ile
yaşamaya müsait lütfedilen emr-i ilâhîler insanların dünyevî ve uhrevî yaşantılarında
kemâlatlarına göre tanzim edilen tertîb-i ilâhîler ki, bunlar şerîatlardı.
Kabîlelerin, yani toplumların dünyada huzur, birlik beraberlik ve
âhiret hayatında vaadedilen ebedî hayatın sonsuz nîmetlerini kazanmaları için, emr-i ilâhîye
uygun yaşamaya mecbur ve muktedir kılınan bahtiyar insan “yeryüzünde halîfemi yaratacağım”
hitâbının sırrını anla.
Allah “biz, insanı ahsen-i takvim üzere yarattık”
diyor. En güzel sîmâda yaratılmak şerefine nâil olan, kendinden
daha güzel yaratık yaratılmadığını bilip de şımaran insan, bu “âlemleri yaratan benim, tanzîmini sen
yapacaksın” hitâbına nâil olup da, vazifesini idrak
edemediğinden, “hata ederim” zannı ile cüz’î irâdesini de kullanmayı bilmeyen insan,
Allâh’ın akıl, mantık ve irâdene verdiği güçte “O’nu görüyormuş gibi”
hissedeceksin.
“Bu meziyetlerde seni müsait kıldım. Benim zâtıma eş ve
ortak tanıma. Bu türlü ilme müsait kılındın diye kendinde bir şeyler görüp de uluhiyyet
iddiasına kalkışma. Bu türlü yersiz iddiaların sahtekârlıktan başka ismi yoktur. Fiilî ve
sübûtî sıfatlarımın en çok sende zuhûru görülecek. Sen benim yarattığım abdimsin, kulumsun,
Rab olamazsın.”
Peygamberimiz Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v)
“Habîbim, ‘Rabbım Allah
de, dosdoğru yürü” buyurmadı mı?
Allâh’a inanmış, Âmentü’ye îman etmiş beşer
arasındaki düşünce farklılıklarının, hattâ aynı şerîatta görülen ibâdete, sünnete müteallik
ayrılıkların az da olsa izahı mümkündür. Bunlar ictihâdî mevzûlardır.
Hicrî 5. asırdan bu yana yalnız Türkiye’de uygulanan, başka İslâm
âleminin bilmediği, bilmek de istemedikleri “zuhr-u âhir” denen,
Allâh’ın emri, Hazret-i Resûlullah’ın sünneti ile hiç ilgisi olmayan, Moğol
istilâlarının hüküm sürdüğü bir zamanda Konya’da ihdas edilen ek ibâdet usûlü ki, namaz
değildir!
Hükümet ve devletin olmadığı yerde, ulü’l-emrin icra edilmediği
yer -ki, darü’l-harptir- darü’l-harpte ise cumâ namazı kılınmaz, diye uyduruk
fetva verenler, zamanımıza kadar..
“İslâm’da yeri olmayan namaz” demeye hicap
ediyorum, çünkü namazın iki kaynağı vardır: 1: Kitap, 2: Sünnet. Başka kaynak aranmaz.
Beş vakit namazdaki farzlar, Cumâ namazı için de geçerli olup,
hutbesiz Cumâ namazı geçerli değildir. Bayram namazlarında hutbe sünnettir. Okunmasa da namaz
tamamdır.
Sünnetleri hafife almayasın. Kur’ân’da belirtilmemiş, Peygamber
Efendimiz’in ibâdet ve amellerinde görülen hâllerin cümlesine sünnet deriz. Sünnetleri emr-i
ilâhînin dışında görme. Kur’ân’da sarih olarak görülmediği için sünnettir.
İcmâ, kıyas, edilleyi şeriye namaz için geçerli değildir.
Rabbımızın lütuf ve ihsanı olan en büyük bayram olarak belirtilen
Cumâ günü, âyet ve hadisle ifade edilen öğle vaktinde Cumâ namazı Hutbede bulunarak imam
efendiye uyup iki rekât farzı kılan kişinin Allâh’ın emrine göre cumâsı
tamamdır..
Sünnetlerini de mezhebine tâbi olunan imam efendinin içtihatına
göre kılmaktır. Çünkü imam efendilerimizin aralarında sünnetlere dâir içtihat farklılıkları
vardır. Hepsi de geçerli olup, cumânın sıhhatına halel getirmez.
İmâm-ı A’zam Hazretlerihicri 75 senesinde dünyaya teşrif ettiler.
150 senesinde irtihâl eylediler. Makamları cennet olsun. Kendileri tâbiînden olup, ashâbın
yaşlıları ile görüştüler. Ve izah ettiler:
“Hazret-i
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz mescide gelmeden önce dört rekât sünnet kılar, mescide
geldiklerinde hutbe îrad ederlerdi. İki rekât cumânın farzını cemaate kıldırır, hâne-yi
saâdetlerine gider, dört rekât da orada sünnet kılarlardı.”
İmâm-ı A’zam Hazretleri bu türlü beyan ve içtihat etmişlerdir.
İmâm Şâfiî Hazretleri İmâm-ı A’zam Hazretleri’nden sonra dünyaya
teşrif ettiler. Cumânın sünneti hakkında buyurdular ki:
“Cumâdan
evvel iki rekât, cumâdan sonra da iki rekât Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) sünnet
kılardı.”
İmâm Mâlik ve İmâm Hanbel Hazretleri’nin içtihatları da:
“Cumâya
gelmeden evvel Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) iki rekât namaz kılar, farzdan sonra başka
namaz kılmazdı.” şeklindedir. Allah cümlesinden râzı
olsun.
Cumâ Sûresi’nde de müsta’celiyyet vardır: “Allâh’ın zikrinden sonra yeryüzüne
yayılınız, rızıklarınızı arayınız.”
On altı rekâtlı hiç bir mezhep yoktur.
Dikkat edilirse, yalnız sünnet üzerinde ihtilaf değil, içtihat
değişikliği vardır.
Kimsenin namaza rekât ilâve etmesi uygun olmayıp,
hatadır.
Bâzı kimseler çok ibâdet ve tâatla çok kazanacağını zannederler.
Her şeyin ifrâtı yasaklanmıştır.
Misâl olarak, seferde olan dört rekâtlı farz namazları iki rekât
kılmayı Hazret-i Allah emrediyor.
Fazla kılarsan ne olur?
Âsî olursun, emr-i ilâhîye karşı geldiğin için.
“Hiç fazla namaz kıldı diye insanı döverler mi? Fazla
mal göz mü çıkarır?”
Gibi sözlerle emr-i ilâhîyi basit bir hâdise gibi gösterip günâha
girme. “Zuhr-u âhir” diye bir namaz yoktur.
İslâmiyette şüpheli ibâdet
olmaz. Şüpheli ibadete sıhhatlidir diye kimse cevaz veremez. Evham, rûhî
hastalıktır..
Namaz husûsunda ilham ve
rüyâ ile de amel edilmez.
Sahîh-i Buharî’nin (Tecrîd-i sarih Tercümesi)
üçüncü cildinde Cumâ bahsinde bildirildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hutbe îrad edip,
buyurdular ki:
“Cumâ size kıyamete kadar
farz kılındı. İster âdil imam, ister zâlim imam zamanında olsun, kim ki, Cumâ namazını
sebepsiz yere terk ederse, iki elim yakasındadır. Allah işini rast getirmesin. Onun ne
namazı vardır, ne orucu, ne haccı, ne de zekâtı... Vaktâ ki, tövbe ve istiğfar etmiş
ola.”
Büyük fıkıh âlimi İbn-i Nuceym buyururlar ki:
“Zuhr-u âhir kılan kişi ilim yoksunudur.”
Kütüb-i sitte’den olan Sünen-i Dârekutnî Tercümesi, 2. Cilt
sahîfe 10’da şöyle ifade olunur: “Zuhr-u âhir kılan şüphesiz
günâhkârdır.”
Diyanet İşleri Başkanlığı da Şerîat-i Muhammedî’de 92 hurafe ve
bid’at tespit etti. Ama umûma ilânından çekindiler. Fakat ben bu listenin bir nüshasını elde
ettim ve çoğaltıp, dağıttım. Bid’at ve hurafelerin başına yazmışlar, zuhr-u âhir diye bir
namazın olmadığını. Merhum cennet-mekân Hamdi Akseki buyuruyor ki:
İmam efendilerimizin cumânın sıhhati ve vücûbu hakkındaki
ihtilafları “muhtelefun fîh”tir (kesin olmayan, ihtilaflı
konulardandır). Cumânın farziyetine te’sir edici değildir.
Şöyle ki, Cumânın vücûbunun sıhhati hakkında ictihâdî ihtilaflar
musallînin (namaz kılanın) daha mutmain olması içindir.
“Hiç bir içtihat cumânın farziyetini bozmaz.”
Nitekim öyle olmuştur.
Türkiye’den başka İslâm ülkelerinde zuhr-u âhir diye bir şey
bilmezler. Çünkü kesinlikle yoktur. Bir namazın iâdesi farzın terkinden îcap eder. Vâcibin
terkinden, farzın te’hirinden sehiv (yanılma) secdesi lâzım gelir. Hazret-i
Allah Türk milletini de bu gibi anlamsız ibâdetlerden kurtarsın.
Katılaşma... Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in, “Zorlaştırmayın, kolaylaştırın;
daraltmayın, genişletin; ikrah ettirmeyin, sevdirin” hitâbını hâfızana
iyi yerleştir. Rahmet-i ilâhîden Hazret-i Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, cümle peygamber
efendilerimizin, evliyâ, velî, şühedâ, Allâh’a şirk koşmamış, nedâmet duyarak,
tövbe, istiğfar etmiş, gerçek kulluğunu idrak eden mü’min kullar... Rabbımızın rahmet
hazîneleri... Allah cümleye şefaatçi kılsın.
Onların dünya ve âhiret yaratılışları şefaattir. Yaratılış,
sebeb-i hikmettir, rahmettir, mağfirettir.
Hazret-i Allâh’ın “Ve-mâ-erselnâ ke illâ
rahmeten li’l-âlemîn” buyurmasını, o nûru taşıyan bahtiyarları,
niçin nûr-ı Muhammedî, rahmet-i ilâhî olarak göremiyorsun?
Madde âleminden öte görgüye sahip olmadan, ilme’l-yakîn ile
iktifâ edip, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn yaşamadıkça mânâ ilminin garibisin.
Bu yaşantı mensup olduğun şerîatın maddesini, mânâsını kelime
olarak ifade etmek değil, hâl olarak yaşamaktır.
Tasavvuf, semâvî dinlerin özü ve mânâsıdır; Ehl-i Aşkın rahmet
yoludur ayrı ayrı mütâlaa edemezsin;
Dînin cüzünden ferâgat, küllînden
ferâgattır.
Mânâdır. Şer’î hükümler değişse de mânâ değişmez. Onlarda cennet
arzusu, cehennem korkusu vardır. Ama beşerî zaafından öte gitmez. Esas olan istekleri, arzuları
rızâ-i Bârî ve cemâlullahdır.
Bunun ismi aşk-ı ilâhîdir.
Anormallik, mecnunluk, asalaklık, başkalarının sırtından
geçinmek, çoluğunu çocuğunu ihmal ederek perişan etmek değil!
Verdiğini geri alması beşerde ayıplanıyor. Beşere yakışmayanı
Hazret-i Allâh’a nasıl uygun görüyorsun?
Evet izn-i ilâhî olmasa Habîbin de şefaat edemez. İzni olmadan,
elbette... Karşı çıkacak bir güç var mı?
Şefaati, rahmet-i ilâhîyi nereden bekliyorsun?
Bu rahmetlerin zuhûru o anlamı taşımıyor mu?
Bâzı kişiler zaman zaman mehdilik iddiasında bulunurlar. Her
zaman böyle zevâta rastgelmek mümkündür.
Mânâlarında “-Mehdisin” denir.
“Mehdi” mensup olduğu dine samîmiyetle hizmet edenlere verilen bir isimdir.
Mürşit değildir, mehdi, resûl hiç değildir.
Böyle sîmâlar mehdilik, resûllük iddia ediyorsa ki, ona karşı
teknoloji duracak, silahlar patlamayacak “-mehdi, resûlüm” diyen zât-ı
muhterem kendi kendine bu deneyi yapabilir. Tutukluk yapmayan bir silahı bedenine doğru
patlatır. Buna rağmen ayakta durabiliyorsa Mehdi Resûl’dür. Tebrik ederim. Başka türlü olursa
ona tâbi olan mâsumlar kurtulmuş olur.
Mehdi Resûl’ün gelmesine
inanmak îmanın şartından değildir.
Netice
Söz Meclisten İçeri diye TRT 1’de Nazlı Ilıcak
Hanımefendi’nin ve makamı cennet olsun merhum yazar Tayyar Şafak Efendi’nin tertip ettiği
programda TRT’nin sakıncalı bulup ta yayınlayamadığı kıssayı, maksadımın her hangi bir zümreyi
tân etmek, küçümsemek olmadığını belirterek, her şerîatta çıkarlarını esas alanların
uydurdukları esprileri anlatacağım bu olayda üçünüde çıkarları uğruna mânâ istismarcılığını
nasıl yaptıklarının beceri sanatlarını anlatmak kasdi ile anlatacağım.
Çok yerde bahsettiğim gibi din İslâmiyet’tir!
Semâvî dinlerin hepsi mânâ îtibâriyle İslâmiyet’tir.
“Allâh’tan başka ilâh yoktur,
illâ, Allah vardır” diyen müslümandır, kardeşimizdir.
Lügat mânâsı, bir olan Allâh’ın irâdesine bağlanmaktır.
Şerîat-i Mûsâ aleyhi’s-selâm’a, Şerîat-i Îsâ aleyhi’s-selâm’a ve
Şerîat-i Muhammed Mustafa (s.a.v.)’e tâbi olan 3 şahıs yolculukta birleştiler. Anlaştılar.
Yollarına devam ediyorlar. Bir ufak tepsi baklava var. Bir kişiye
yeterli fakat 3 kişiye az..
“Bu gece kim güzel bir rüyâ görürse baklavayı o
yesin” diye anlaştılar!
Ve baklavayı kazanmak için mânâ uydurmak kasdi ile yattılar!
Mûsevî anlatıyor:
“-Mûsâ aleyhi’s-selam’la Tûr-ı Sînâ’da idim...”
Daha neler, neler anlatıyor...
Îsevî de anlatıyor:
“-Dördüncü katta Îsâ aleyhi’s-selam’la beraberdim.”
Çok tecelliyâttan bahsetmiş.
Bu mânâları garip garip dinleyen kurnaz Muhammedî’ye sordular:
“-Sen bir şey görmedin mi?”
Muhammedî mânâsını şöyle dile getirmiş.
“-Ben de Hazret-i Resûlullah’ı gördüm. Telâşımı
sordu. Dedim: Yâ Resûlullah, hangimiz iyi bir mânâ görürse baklavayı o yiyecek.
Arkadaşlarla öyle anlaştık. Buyurdu ki:
“Mûsevî, Mûsâ kardeşim ile Tûr-i
Sînâ’ya çıktı. Îsevî, Îsâ kardeşimle dördüncü kat semâvâta çekildi. Onlar çok uzak gittiler.
Bilinmez, ne zaman gelecekler. Sen baklavayı bayatlatma, kalk, ye.”
Ben de “emr-i Peygamberî’ye îtiraz mı edecektim? Gece kalkıp
baklavayı yedim” der ve boş olan tepsiyi gösterir.
Kıssadan hisse alacaksak, ey Ehl-i Kitâb, dünya küçülüyor,
ayrılığı ve kurnazlığı bırakalım, birlik ve beraberlikle, kardeşliği anlayıp yaşama zamanı geldi
geçiyor. Lâ ilâhe illAllâh’ı bozmayalım. Peygamber efendilerimizin
aralarında ayrılık görmeyelim. Âmentü’ye îmanımız bunu gösteriyor. Gafil olmayalım. Daha
mütekâmil insanlara bahşedilen şerîatı seçmenin kişinin bilgi ve inisiyatifine bırakılması
ayrılık değil, kardeşliktir. Ama biz bunu pek anlayamadığımız için tarih boyu düşmanca
yaşamışız.
Artık kendimize gelelim
yeter!
Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
“Ey Âdemoğulları, size kendi içinizden âyetlerimi anlatacak
Peygamberler gelir de, kim sakınır, kendisini ıslah ederse onlara korku yoktur. Ve
onlar üzülmeyeceklerdir de.” (A’râf Sûresi, 35)
Lütfen dikkat! Hazret-i Allah (c.c.)
“Âdemoğulları” diye bütün beşere hitap ediyor. Gönderdiği peygamber efendilerimizin
hangisine tâbi olur da Allâh’a şirk koşmazsa, “Allâh’tan başka
ilâh yoktur, illâ, Allah vardır” der anlamını da yaşarsa onlar için korku
yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
Bu tertîb-i ilâhînin zevkini alıp, Allâh’a hamd
edecekken bütün semâvî dinlerin birbirine düşman olması neden?
Maksadımız küfrün avukatlığını yapmak değil. Müdâfâsı hiç değil.
Merhamet, gerçek insanlığı ve bütün güzellikleri kapsayan İslâm’ı anlatmaktır.
Hazret-i Kur’ân’ı bütün insanlara, Allâh’tan
kaçırmadan anlatmaktır.
Peygamber Efendimiz’in şu mübârek
hitâbı ile noktalayalım:
Mü’min olmadan cennete giremezsiniz;
birbirinizi sevmedikçe de
mü’min olamazsınız.
Ey Allâh’ın kulları,
kardeş olunuz!